Orhan Akdemir oakdemir@furkandergisi.com Emperyalizmin ileri karakollarından biri de Oryantalizm’dir. Doğu Bilim olarak tercüme edilen Oryantalizm’in İslâm âlemine verdiği zararlar, yüzünün şefkatli (!) görüntüsü sebebiyle anlaşılamamıştır. Mevzumuz Oryantalizm olmadığından kısa bir hatırlatmada bulunduk. Asıl mesele Oryantalizm’i mahâretle kullanan emperyalistlerin gerçek kimliklerini masaya yatırmaktır. Malum, Obama ABD başkanı olduğunda ilk ziyaretini Türkiye Cumhuriyeti’ne gerçekleştirerek İslâm âlemine kendince doğru bir mesaj verdi. Müslümanlar etkilenmedi desek yalan olur; bir hayli insan bu ziyaretten duygusal mânâda etkilendi. Zamanlaması iyi yapılmış bu ziyaretin temelinde hiç şüphesiz emperyalizmin yeni ve yumuşak bir yüzle sömürüsüne devam etme niyeti yatıyor… Bu, tarih boyunca böyle olmuştur. Obama’nın ön isminin Hüseyin olması, birçok Müslüman’ın yelkenlerini daha kolay indirdi. Müslümanlar için güzel şeyler söylemesi de duyguları iyice kabarttı. Fakat… Tarih gösteriyor ki, emperyalistler bunu daima yapıyorlar. Bugün Obama’nın Müslüman olduğu kanaatine kapılanlar, tarihte Napolyon’un yaptığı atraksiyona bakabilirler… Diplomasiyi çok iyi kullanan Napolyon da bu sebeble hâlâ saf birileri tarafından Müslüman zannedilir. Neyse… Uzatmadan anlatmak istediğimiz meselenin bamteli olabilecek Napolyon’un fermanına geçelim… Tarihte olanlarla, bugün olanlar arasındaki benzerliklerin mânâsına vukûfiyetle kendi yolumuzu tayine kendimiz olarak bakalım. ABD’nin emperyalist sisteminin temsilcisi Obama’nın söylediklerini hatırlayarak, Napolyon’un Mısır halkına hitâben yazılmış fermanını okuyun:
Rahmân ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla. Allah'tan başka ilâh yok¬tur. O'nun bir oğlu olmadığı gibi mülkünde ortağı da yoktur. Özgürlük ve eşitlik ilkesi üzerine kurulu olan Fransız Cumhuriye¬ti adına, Fransız ordularının Başkumandanı General Bonaparte, uzun bir süredir Mısır üzerinde sulta kuran sancakların, Fransız topluluğuna karşı kötü ve aşağılayıcı bir şekilde davrandığını, tüccarlarına her tür eziyeti yaptığını, bundan dolayı da ceza vak¬tinin geldiğini bütün Mısır halkına ilan eder. Ne yazıktır ki Gürcistan ve Çerkez dağlarından getirilen bu Memlükler, yeryüzünün en güzel beldesinde yüzyıllar boyunca fecr ü fesat içerisinde hareket etmişlerdir. Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, artık onların hükmünün sona ermesini takdir etmiş¬tir.
Ey Mısırlılar! Size benim buraya dininizi ortadan kaldırmak için geldiğimi söylüyorlar. Bilin ki bu bir yalandır ve bu tür sözlere de¬ğer vermeyin. Onlara şunu söyleyin: Ben buraya sizin haklarınızı zalimlerin elinden almak için geldim ve ben Allahu Teala'ya Memlüklerden daha fazla kulluk eder, O'nun peygamberi Mu¬hammed'e ve kitabı Kur'an-ı Kerim'e onlardan daha fazla hürmet ederim.
Onlara aynı zamanda şunu söyleyin: Allah katında bütün insan¬lar eşittir. Üstünlük ancak akıl, fazilet ve ilimledir. Fakat insanları üstün kılan bu akıl, fazilet ve ilimden Memlükler ne nasip almışlar ki bu dünyada hayatı tatlı kılan her şeye sadece onlar sahip ol¬mak istiyorlar? Nerede mümbit bir toprak bulunsa, Memlükler el koyuyor. En güzel köleler, en iyi atlar, en güzel yurtlar hep Memlüklere ait oluyor. Eğer Mısır diyarı Memlüklerin mülkü ise, o zaman onlar da Allah'ın emrettigi vergiyi ödesinIer. Fakat âlemlerin Rabb'i insanlara karşı merhametli ve adildir. O'nun yardımıyla bu günden itibaren hiçbir Mısırlı önemli mevkilerden men edilmeyecek, onlar arasından akıllı, adil ve ilim sahibi kişiler kendi işlerini yönetecek ve böylece bütün halkın işleri adaletle yapılacaktır. Eskiden Mısır topraklarında büyük şehirler, geniş kanallar ve canlı bir ticaret vardı. Bütün bunları yok eden, Memlüklerin hırs ve des¬potluğundan başka bir şey değildir.
Ey kadılar, şeyhler ve imamlar! Ey Şurbeciyya ahalisi! Halkınıza şunu söyleyin: Fransızlar da sadık Müslümanlardır ve bununla uyumlu olarak onlar Roma'yı işgal etmiş ve Hıristiyanları İslâm'a karşı savaş yapmak için kışkırtan Papalık merkezini yerle bir et¬miştir. Daha sonra Fransızlar Malta Adası'na gittiler ve Müslümanlara karşı savaşmak için Tanrı'dan emir aldıklarına ina¬nan şövalyeleri oradan kovdular. Dahası Fransızlar kendilerini her daim Osmanlı Sultanı'nın -Allah onun saltanatını daim kılsın- en sadık dostu, düşmanlarının en yaman düşmanı olarak ilan etmiş¬tir. Buna karşılık Memlükler, Osmanlı Sultanı'na itaat etmemiş ve emirlerini yerine getirmemişlerdir. Aslında onlar kendi hırsların¬dan başka hiçbir şeye itaat etmemişlerdir. Hiç gecikmeden bizimle uyum içinde hareket edecek Mısırlılar için rahmet üstüne rahmet vardır; çünkü onların durumu hemen düzeltilecek ve mevkileri yükseltilecektir. Aynı zamanda evlerin-de oturup iki düşmandan birinin tarafını tutmayan, fakat bizi yakından tanıyınca bütün kalpleriyle bize yardıma koşacak olan¬lar için de büyük nimetler vardır. Memlüklerle ittifak edip bize karşı savaşlarında onlara yardım edenleri ise büyük bir felaket beklemektedir; çünkü onlar hiçbir kaçış yolu bulamayacak ve on¬ların hiçbir izi kalmayacaktır.
Birinci Madde: Fransız ordusunun geçtiği yerlere üç saat uzaklıktaki bütün köyler ordu komutanına, teslim olduklarını ve beyaz, mavi ve kırmızı renklerden oluşan Fransız bayrağını astık¬larını söyleyen bir temsilci göndermekle mükelleftirler. İkinci Madde: Fransız ordusuna karşı ayaklanan bütün köyler yakılacaktır.
Üçüncü Madde: Fransız ordusuna teslim olan bütün köyler Fransız bayrağını, ayrıca dostumuz Osmanlı Sultanı'nın -ilelebed yaşasın- bayrağını asmak zorundadır. Dördüncü Madde: Her köyün önde gelen kişileri Memlüklere ait bütün mülk, ev ve diğer mal varlıklarını derhal mühürleyecek ve hiçbir şeyin kaybolmaması için azamı gayret gösterecektir.
Şeyhler, kadılar ve imamlar makamlarında durmalıdır. Böylece bütün ahali kendi evinde huzur içinde olacak ve camilerde na¬mazlar adet olduğu üzere kılınmaya devam edecektir. Bütün Mısırlılar Memlüklerin iktidarını ortadan kaldırdığı için Allahu Te¬ala'nın rahmet ve inayetine şükredecek ve yüksek bir sesle şöyle diyecektir: Allah Osmanlı Sultanı'nın şanını daim kılsın! Allah, Fransız ordusunun şanını muhafaza etsin! Allah, Memlüklere lAnet etsin ve Mısır halkını ıslah etsin. İskenderiyye Ordugâhı'nda, Fransa Cumhuriyeti'nin kuruluşunun (6. yılı olan) Messidor ayının 13. gününde, yani Hicrî (1213 yılının) Muharrem ayının sonunda (2 Temmuz 1798) kaleme alınmıştır.
Napolyon’un Mısır’a çıktığı gün İskenderiye’de bulunan düşünür Abdurrahman el Ceberti bu fermanın kritiğini yaparak yalan ve yanlışları göstermiş… Bize de düşen, bugün emperyalizmin temsilcisi ABD başkanı Obama’nın yalanlarını ortaya kaymaktır.
Müslümanlara yandaş olduğu imajını veren Obama Afganistan’da daha çok Müslüman öldürebilmek için NATO’dan asker direniyor… Yoksa siz de, “Bize ne Afganlı Müslümanlardan” diyenlerden misiniz? Başımıza ne geldiyse bundan geldiğini anladığımız gün adam oluruz. Zira reel politik manevraları ve palavraları şahsiyetsiz politikalara yol açıyor…
Furkan Dergisi, s. 33, 2009
05:35 - 8/6/2009 - {yok} -
Enes Mollaoğlu emollaoglu@furkandergisi.com Medyatik olmanın hoş olan yanları olduğu gibi, getirdiği riskler de vardır. Nefsin atraksiyonlarına zaman zaman ulu kişilerin de mukavemet edememesi hakikatinden yola çıkarak, her daim kendimizi kontrol altında tutmanın derin hesabı içinde olmalıyız… Hesabı içinde değil, özellikle “derin hesab”ı içinde diyoruz. Zira bu yol, inceler incesi bir yol; bu sebeble, şeytan ve şeytanîleşmiş olanların gözü kulağı daima bu yolun istikameti üzerinde olanların üstündedir. Dolayısıyla… Ahmed Hocaefendi de, bu istikamet çizgisinde azim ve kararlılıkla yürüdüğünden, gizli ve açık düşmanlar sürekli kendisine mukavemet etmektedirler… Farkında olmadığına ihtimâl veremeyiz. Bu farkındalığın gereği olarak yapıp ettiklerine, şu veya bu şekilde doğru veya yarı doğru teviller getirmemiz mümkün; yanılmamız da... Fakat... Şahid olduğumuz bir şey var ki, bizi gerçekten şaşırttı. Doğru veya yarı doğru tevil yapma niyetimizi bile sıfırladı. Bu sebeble tevîle kaçmadan, direkt kendisinden öğrenme niyetiyle, burada alenî olarak ifâde ediyoruz. “Neden kendisine sormayıp da, burada yazıyorsunuz?” diyenlere peşinen cevab vermiş olalım; telefonlarımıza çıkmıyor, bizle görüşmekten imtina ediyor (nedenini kendisine sorabilirsiniz). Soru, kestirme şekliyle şu: Ahmed Hoca, çıkardığı Ârifan Dergisi’nin merkezine, Mustafa Kemal’in resmini neden astırdı?.. Bu soru kendisine sorulan Mustafa Özşimşekler Hoca, neden bu ameli savundu?.. Maarifet ehli olmayışımız, siyaseti beceremeyişimiz sebebiyle anlayamadığımız bir durum varsa şayet, bilelim… Veya, Ahmed Hoca’nın olanlardan haberi yoksa, onu da bilelim; ki hem suizan yapmamış olalım, hem de kendisi, etrafında dönen dolapların mahiyeti hakkında bilgi sahibi olsun. Hüsnü niyetimizin ifadesi olan bu sorudan kimse malzeme çıkarmaya kalkmasın! Çıkaranlara şapka çıkaracak değiliz. Galib olan Allah’tır.
13:49 - 6/6/2009 - {yok} -
Enes Mollaoğlu emollaoglu@furkandergisi.com2002 Yılında Tümgeneral Ali İhsan Gürcihan Genelkurmaylık adına irtica raporu hazırlıyor. Biz Furkan dergisi olarak 28. sayımızda bu belgeyi yayınlayarak Ali İhsan Gürcihan ve Ergenekon davasından sanık oğlu Behiç Gürcihan’la alâkalı yorumda bulunuyoruz. Fakat görüyoruz ki, bu yayınımız Gürcihan ailesini üzmüş. Ali İhsan Gürcihan tarafından dergimize elektronik posta aracılığı ile aşağıdaki mektup gönderilmiştir: “Merhaba; Oğlum ve benim adımı da bahsederek Ergenekon konusunda Furkan dergisindeki yazıyı okuyunca çok üzüldüm. Açıkçası tam olarak da anlayamadım. Anlama konusunu bir kenara koyarak size şunu iletmek istiyorum; - Sizinle Cemaat ve Tarikat konusunda aynı düşüncede olmadığımız çok açık ortada. Ancak unutmayın ki aynı ülkenin çocuklarıyız. Birçok farklı bakış açılarımıza rağmen, birçok açıdan da aynı değerleri ve inançları paylaşıyoruz. - İslam Dünyası, Ortadoğu ve Ülkemiz üzerinde oynanan oyunların en az sizler kadar farkındayız ve bu uğurda da, yasal çizgide fikren mücadele ederek duyarlılık gösteren insanlarız. - Bu gerçeği görmeksizin, Gürcihan kimliği hakkında mossad ve abd ajanlığı gibi çirkin bazı ilişkiler ağı kurmaya çalışmanız garibime gitti ve bizim yaklaşımımızı bu kadar saptırmanızı sizlere yakıştıramadım. Kendi iç meselelerimizde farklı düşünen insanlar olsak da, Yurtsever bir aile olarak yanlış yere konulmayı hiçbir şekilde kabul etmiyorum. Ayrıca şunu da belirteyim ki, Devlet görevimle ilgili hiçbir bilgiyi ne hizmette iken, ne de sonrasında yetkili olmayan hiçbir kimse ile paylaşmadım. Vazifeme olan sadakatim konusunda haddinizi aşan sorgulamanızı sizin ayıbınız olarak görüyorum. Bu yazıyı ne maksatla hazırladığınızı anlamakta güçlük çekiyorum. Bizi gerçekten tanıyor musunuz? Bu kadar kolaycı bir yaklaşımla bizi karşısında olduğumuz bir tarafın içerisine koymanızı ya çok büyük bir gazetecilik hatası ya da birileri adına maksatlı bir lekeleme olarak değerlendiriyorum. Her iki durumda da sizi, bu yanlışı düzeltmeye davet ediyorum. Sizlerden bu konuda cevap bekliyorum. Saygılarımla. Ali İhsan GÜRCİHAN”
Sayın Ali İhsan Gürcihan mektubunda kendilerine isnad edilen suçun asla faili olamayacaklarını belirtiyor. Doğrudur. Bizler bu meselede mutlak bir ifade kullanmadık. Ancak, hadiselerde at izinin it izine karıştığı demler, her şeyin ihtimâl dairesine girdiğinin alâmetidir; ki bizler de Furkan dergisi olarak bu ihtimâl hesaplarına yönelmeyi vazife biliriz. Bu vazife size birilerini karalama hakkı vermez denilirse, deriz ki: Genelkurmaylık imkânlarıyla hazırlanan bir rapor da, İsmailağa cemaati hakkında hiç kimseye yanlış bilgilendirme hakkı vermez. Sayın Ali İhsan Gürcihan Bey’le yüz yüze görüşmüş olsaydık mücerred ve müşahhas hatalarının detayına girebilirdik belki, ama mevzu bu değil. Bir televizyon programında seyrettiğimiz Sayın Gürcihan ve Hanımefendi’nin son derece nazik ve kelâm-ı kibar etmelerinden de müşahede ettik, ki bilerek kötülük, bilerek ihanet janr’larına uygun değil. Temiz Anadolu insanları. Fakat hadiselerin toz dumanında, bizlerin de Furkan olarak her ihtimâle yönelmemiz tabiî hakkımızdır diye düşünüyoruz. Ve, Sayın Gürcihan’ın “Bizi gerçekten tanıyor musunuz?” sorusuna nisbetle, kendilerine; kendinizi bize düşüncelerinizle tanıtın lütfen, diyoruz. Dolayısıyla, “Sizi bu yanlışı düzeltmeye davet ediyorum” davetinize de sizin kaleminizden icabet etmiş olalım. Yâni; biz inandıklarımızı yazarız, yazdık. Yanlış varsa düzeltin yayınlayalım. Saygılarımızla. Furkan Dergisi, s. 31
09:42 - 30/1/2009 - {1} -

FİLİSTİN’E ACIMAYIN!
Necati Aydoğdu naydogdu@furkandergisi.com Acınacak olanlar Filistin hadisesine gerektiği şekilde bakmayanlardır. Devlet veya sivil kuruluşlar, hâdiseye öylesine ters bir mantıkla yaklaşıyorlar ki, sonuç İsrail’e yakıcı güneşin altında soğuk duş gibi rahatlatıcı, ferahlatıcı geliyor. Ortadoğu’daki devletçiklerin hâli belli. Filistin’e sıhhatli bakmaları mümkün değil zîra, kendi hâl ifadeleri marazlı manzaralarını hergün biraz daha açık ediyor. Filistin ümmetin mazlumluğunu temsil ederken, bu marazlı devletler ve onların marazlı hükümetleri ve bir çok sivil kuruluş, ismiyle öne çıkmaya çalışan gösteriş meraklısı teşkilat, bu mazlumluk üzerinden ‘mazlumluk edebiyatı’ yapıyor. Filistinde akan kana göre pozisyon alan bir devletin samîmiyetinden ne olur ki? İşte İran! Filistin hadisesinde en önde görünüp uzun vâdeli çıkar hesaplarını kurnaz Fars politikalarına âlet ederek yürütmeyi iyi beceriyor. Ve, iğdiş ettiği beyinlerle propagandasına devam ediyor. T.C.’nin hâli pür melâline diyecek bir şey yok... İslâm âleminin abisi konumunda olmayı sürdürüyor olsa da, İsrail’le girdiği gizli anlaşmaların gereği olarak, Filistin mevzuunda dâima rezil olmaya mahkûm. Hükümetler bâzında daima yaptığı, yapmaya çalıştığı, halkın havasını almak. İktidarlar muktedir olamadıkları için T.C.’nin devlet politikası, doğası gereği İsrail’e ayarlıdır. İktidar yanlısı bir gazetenin yazarı uyarıyor: “Unutmayalım ki, İsrail ve Yahudi Âlemi Türkiye için Araplar dışı bambaşka alanlarda da hayatî önemi hâizdir.” Yağmur Atsız akıl veriyor iktidara ve de “akıllı olun” diyor. “Boşverin Arabları, âlî menfaatlerimiz var ve bunları ancak yahudiler sayesinde elde edebiliriz, Filistin’de kanı akan Müslüman’ın bu âlî menfaatlerimiz konusunda bir katkıları mı var; boşverin, ölürlerse ölsünler”, der gibi. Tabiî bu kabilden hükümetler, naylon hükümet konumunda olduklarından, bu tür facialar karşısında zevahiri kurtarma derdine düşerler. “Açın milletin önünü, demokratik tepkilerini dillendirsinler” diyerek, sürecin normale dönmesini beklerler. Filistin’e, Filistinliler’e acımayın. Onlar eşyanın hakikatine uygun olanı yapıyorlar; savaşıyorlar, şehîd oluyorlar. Onlar adına sokaklarda öncülük yapmaya çalışan çapsızlara acıyın. Yunanistan’da liseli, üniversiteli gençler Filistin’de dökülen kanı protesto etmek için devletin güvenlik güçleriyle kıyasıya çarpışırken, bizim buradaki salaşlar İsrail’in İstanbul Konsolosluğu’nun önünde toplanan binlerce kişinin heyecanını hesaba katmayarak trafiği açmanın derdine düşüyorlar. “Yumurtadan ihtiyar çıkmış” bu adamlar, Türkiye’de, Filistin davasının öncüleri(!). Sevsinler böyle öncüleri... Ciddi hiçbir işe tevessül edemeyen, güvenlik güçleriyle kol kola miting idare edenler, bedavadan ‘parsa’ya konmanın keyfini çıkarıyorlar. Üzerlerindeki ceketi ‘feda’ya hazır olmayanlar, marşlarla, yalandan dualarla durumu idare etmeye çalışıyorlar. Can vermeyi cana minnet bilenleri de tehlikeli buluyorlar, bu azîz(!) biraderler. Bir şeylerin sallandığını göremeyen, devletin İsrail’e karşı kıpırdamasının mümkün olmadığını göremeyen bu salaş taife, ciddi işler karşısında temessülleri kaçmış olarak fare gibi sağa sola seyirtiyorlar. “Provokasyona gelme, provokasyonu”na gelen bu salaş taife, Irak’ta binlerce insan ABD ordusu tarafından katledilirken ortalıkta görünmüyorlardı. Şimdi en önde olma hevesiyle nasıl da koşuşturuyorlar... Kudüs’ü kurtaracaklar alimallah. İran diye bir devletleri var ya! Sahibinin sesi modunda Irak’a ses çıkarma, niye; çünkü orada şiiler ABD ile kol kola! Filistin’e ses çıkar, niye; İran’ın sahtekâr Fars politikası bunu gerektiriyor. Filistin’e acımayın, bunlara acıyın. Zîra Filistinlilerin başına ne geliyorsa bu tür kaburgasızlar yüzündendir. Filistinli savaşıyor, şehit oluyor, makam sahibi olarak vakti gelmiş biçimde bu dünyadan onuruyla şerefiyle ayrılıyor; Filistinliye acımak gerekmiyor, Filistin adına her türlü işbirliğine hazır bu şerefsizlere acıyın. Bu itikat çapkınlarına acıyın. Abdeste yönelen samîmi Müslümanı kollayan sahtekâr, abdestsiz camiye dalıp en önde yer kapar; familyası bozuk bu kaburgasız riyakârlara aldanmamak gerek. Boynunda Filistin atkısı eksik olmuyor diye Filistin davası güdücüsü olduğunu zannedenlere aldanmayın, dergilerinde her ay Kudüs’ten söz ettikleri için Kudüs davası güdücüsü olduğunu zannedenlere aldanmayın! Ve; KAHRAMANCA ÇARPIŞAN FİLİSTİNLİYE DEĞİL, ÜZERİNDEKİ CEKETİ BİLE RİSKE EDEMEYEN BU KANCIKÇA DAVRANIŞLARA YELTENEN KABURGASIZLARA ACIYIN. Furkan Dergisi, Ocak 2009, s. 31

23:15 - 23/1/2009 - {yok} -

FURKAN MECLİSİ'NDEN Sevgili Furkan okuyucuları, Her bir Furkan sahibinin, ayırd edici vasıf içinde bir şeyin şahidi olması arzusu içindeyiz. Kendimizden başlayarak bu böyle. Şâhid’lik ne?.. Tasavvuf’un köklerini işaretleyici KÖKLER kitabından işaretleyelim: ─ (Şâhid, tasavvuf ehlinin kelâmında görülen bir tasavvuf ıstılahıdır. Filân ilim şâhidi, filân vecd şâhidi, filân hâl şâhididir, derler. Bununla, sâlikin kalbinde hazır ve mevcut olarak onun mülâhazasıyla meşgul olduğunu kasdederler. Yâni, kalbi kaplayan ilim ise, ilim şâhidi; vecd ise, vecd şâhidi denir. Bir kimse herhangi bir şahsa derin bir alâka duysa, işte bu alâka duyulan kişi, o kimsenin şâhididir.) Kökler, Salih Mirzabeyoğlu, s. 28 ‘Şâhidlik’in bu izahına nisbetle Furkan okuyucularına bir duyuru yapmak istiyor ve Diyalektiğimizin temel esprilerinden biri olan şu terkibî hükmü başa alıyoruz: (meâlen) “intikamı peşinde olduğumuz şey, iğdiş edilmiş beyinlerimizin intikamıdır”... Bu hükme nisbetle de duyurumuzu yapıyoruz: Yakın çevremize îlân ettiğimiz, “herkes bir kitaba tâlip olup, mevzunun şâhidi olabilecek noktaya gelsin” düşüncemizi, siz Furkan okuyucularına da teklif ediyoruz. İbda Külliyatından herkes dilediği bir kitaba tâlip olup mevzuya ciddiyetle katılabilirse, hem şuurda bir bütünlük elde edilir, hem de kadro derecesindeki keyfiyet artar. Kemmiyetlere tâlip yürüyüşün getirdiği yorgunluklardan kurtulup, ‘iç’e doğru derinliğe vararak, ‘dış’a doğru genişliğin getireceği kârları daha iyi devşirebiliriz. Bu çalışmayı ciddiye alanlarla ciddi hesaplara girmenin ve başarıya şâhid olmanın kolay olacağını düşünüyoruz. Aksi takdirde, avamiliğimizin kurbanı olarak hem dost, hem de düşman karşısında meselenin dedikodu boyutundan kurtulamayacağız. Herkes bir mevzûnun ŞÂHİDİ olabilirse, bir araya gelmenin “Şâhidler Topluluğu” mânâsına geleceği aşikâr ki, bunun BÂTIN NİSBETİ de dengelenebilirse, ortaya, Sahâbî’nin Topluluk Hakîkati’ndeki nisbetin en azından kaliteli bir taklidi çıkar. Bu da çabuk yorulmamızı engeller... Bu heyecanı duyuyoruz, sizlerin de bu heyecanı çevrenize aşılamanızı arzu ediyoruz... Sonrası güzel adımlara vesîle... Bu konuda okuyucularımızın sorularına ve tekliflerine açığız. Sorun, teklifte bulunun. Çalışmalarınız olursa gönderin, tecrübelerinizi bildirin. Bu çalışma bizlerde Mücerred Fikir İstidadı’nın doğmasına vesîle olacağından, her mevzuya el atabilmenin alt yapısını kurmuş olacağız, ki her fikir ve her iş tasarrufumuz dahiline girer. İŞ ve AMEL’in hakîkati de o zaman ZUHUR eder. Bunun harici, kuru gevezelik ve amelde PATİNAJ demektir; bundan kurtulmalıyız. Dergimizde zaman zaman müşahhas meselelere değinmemizin ‘iş’in dedikodu boyutu olduğunu zannedenlere de bildirelim: Her mevzunun zâhiri-bâtını, mücerredi-müşahhası vardır; muvazene için aralarındaki denge zarûrîdir. Hülâsa, diyoruz ki: Biz bu çalışmaya girdik, sizleri de sadece ve sadece Rızâ-i Bârî için davet ediyoruz; BUYURUN! Bir önceki özel sayımıza gelen tebrikler için, Furkan kadrosu olarak teşekkürlerimizi bildiriyor, Furkan’a olan nisbetinizin yoğunlaşarak artmasını temennî ediyoruz. İçimizde fırtınalar kopsa da, dışımızdaki sükûneti muhafazaya çalışarak yolumuza devam ediyoruz; bizi anlayanlar hâlimizin ŞÂHİDİ’dir vesselâm. KÖKLER’den: Dedi ki: ─ (İnsanın sözü, onun kokusudur... Doğruluğun ve aldatıcı yalanın kokusu, misk ve sarımsak gibi nefesle belli olur.) Devam inşallah... ... Sevgili Furkan okuyucuları, Büyük Doğu-İbda Fikriyatı’nın tanıtımı bâbında ‘aydın’lara yönelik bir çalışma başlattık… Bu çalışmanın gereği olarak, ülkemiz ‘aydın’larına İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerini yolluyoruz. Furkan olarak sizlerden ricamız, Mirzabeyoğlu’nun eserlerinin ulaşmasını istediğiniz ‘aydın’ların isimlerini bizlere bildirmeniz. Başyücelik Devleti’ne doğru emin adımların konjonktürel olarak daha da sıhhat bulması, hızımızı artırmamızı gerekli kılıyor… Bu ve bunun gibi konularda alternatif düşüncelerinizi Furkan’la paylaşmaya devam etmeniz bizleri memnun edecektir. Furkan yürüyüşü sizlerin tavsiye ve desteği ile emin adımlarla ilerliyor; telâşsız ve garazsız ama dik ve sağlam… Allah Celle Celâlûhu mahcub etmesin! ... Sevgili Furkan okuyucuları, dergi büromuzu taşıdık. Lütfen yeni adresimizi ve yeni telefon numaramızı not ediniz: Fevzi Paşa Cad. Testereci Sok. Güneş Pasajı No: 1/B Fatih-İst. Yeni telefon numaramız: (0212) 5343490. Bu vesileyle bize 24 saat ulaşabileceğiniz telefon numaramızı da hatırlatalım: (0538) 8189179
23:15 - 23/1/2009 - {yok} -
Mısır Suhac Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Türk Dili Hocası Dr. Sabri Tevfîk Hammâm: “Başyücelik Devleti, benzeri bulunmayan ve her Müslüman’ın temel bilgi kaynağı sayılabilecek türden bir eser” Röportaj: Osman Akyıldız oakyildiz@furkandergisi.com

TAKDİM Mısır Suhac Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Türk Dili Hocası Dr. Sabri Tevfîk Hammâm ve yardımcısı Dr. Ahmed Abdulhalim, İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “BAŞYÜCELİK DEVLETİ” isimli eserini Arapça’ya tercümesini gerçekleştirdiler. İki akademisyeni bu değerli çalışmalarından dolayı tebrik ediyor, çalışmalarının devamını bekliyoruz. Kontrol ve basım için İbda yayınevine teslim edilen çalışma inşallah yakın zamanda okuyucusuyla buluşacaktır. Bu vesileyle, mütercimlerden Dr. Sabri Tevfîk Hammâm ile eser üzerine yaptığımız röportajı takdim ediyoruz.Osman Akyıldız: Mısırlı bir akademiysen olarak neden Türkçe’yi mevzu edindiniz? Sizi Türkçe öğrenmeye iten sebepler ne idi? Türkçe öğrenimi için Türkiye’de bulundunuz mu, yoksa tamamen Mısır’da mı öğrendiniz? Ve şu anki vazifeniz nedir? Dr. Sabri Tevfîk Hammâm: Gerçekten Türk dili, her Arap için sonsuz bir ışık ve örneklik teşkil ediyor. Çünkü Araplar ve Osmanlılar uzun dönemler birlikte yaşamış ve her şeylerini paylaşmışlardır. Köklü bir medeniyete sahip olan Osmanlılar, İslam dünyasının her bölgesine iz bırakmışlardır. Bu izleri hilafet dönemi boyunca ve Yavuz Sultan Selim iktidarı döneminde açıkça görülür. Yavuz Selim Memluklarla savaşıp onların Mısır’daki varlıklarına son vermiş ve Safevileri durdurmuştu. Bu yüzden pek çok konuda Osmanlı devletinin Mısır üzerinde büyük iyilikleri vardır. Bu nedenle Türk dili, genel olarak bütün Mısırlılar için özel olarak da Türkiye üzerine araştırma yapan uzmanlar için büyük bir öneme sahiptir. Fakat bu önemi Mısır üniversiteleri ancak son dönemlerde kavrayabilmiş; buna bağlı olarak Mısır üniversitelerinin büyük çoğunluğunda Türk Dili bölümleri kurulmuş ve eğitime başlamıştır. Bununla birlikte Mısır devleti de Türkiye ile karşılıklı ticari ilişkilere önem vermiş; bütün bu gelişmeler Türkçe öğrenme isteğini arttırmıştır. Bundan daha önemlisi, Mısır ve Türkiye iki Müslüman ülkedir; ikisi de İslâmî bir çevre ve iklimde yaşamaktadır. Mısır’da Türk dili artık doğu dillerinin en önemli dili haline gelmiştir. Çünkü onu öğrenmek isteyenlerin sayısında görülen artış ve iki ülke arasında karşılıklı akademik yardımlaşmaların geliştirilmesi bu önemi göstermektedir. Öyle ki Türkiye, Mısır üniversitelerinin Türk Dili bölümlerinde Türk Dili ve Edebiyatı derslerini vermeleri için Mısır’daki konsolosluğu vasıtasıyla öğretmenler göndermekte; yaz aylarında Türkiye’deki TÖMER kurslarında Türk Dili eğitimi almak isteyen yabancı öğrencilere eğitim bursu vermekte; Türk üniversitelerinde mastır ve doktora yapmaları için Türkiye’ye öğrenci göndermektedir. Şu an Suhac Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Türk Dili kısmında iki çevirmen çalışmaktadır. Bu çevirmenler şunlardır: 1- Dr. Sabri Tevfik Hammâm – Türk Dili Öğretmeni. (yani ben) 2- Dr. Ahmed Abdülhalim - Türk Dili bölümü Yardımcı Öğretmen.
O. A: Türkiye’den uzakta bir araştırmacı olarak neden Başyücelik Devleti’ni tercüme etmeye karar verdiniz? Bu kitabı öğrenciyken mi, yoksa sonradan mı gördünüz? Kitabı ilk okuduğunuzda sizdeki tesirini öğrenebilir miyiz?
“Her Müslüman aydının aradığını bulabileceği bir eser”
Dr. S.T. Hammâm: Biz “Başyücelik Devleti” adlı eseri tercüme etmeyi uygun gördük. Çünkü bu eser benzeri bulunmayan ve her Müslüman’ın temel bilgi kaynağı sayılabilecek türden bir eserdir. Farklı özellikleri olan, her Müslüman aydının aradığını bulabileceği bir eserdir. Yaşanan olaylara bir cevap niteliğinde olan bu eser, dünyadaki güç paylaşımı ve neredeyse yaşanan olayların merkezi haline gelen Ortadoğu bölgesinin rolünü belirleme konularında eser sahibinin görüşlerini açıklamaktadır. Dolayısıyla kitap, yaşanan ve her gün yaşamakta olduğumuz olaylar çerçevesinde Doğu ve Batı sorunlarıyla ilgili gerçekçi çözümler bulmaya çalışıyor. Dünyada iktisadi kaynaklara hakim olmak için büyük güç olmanın önemini vurguluyor. Avrupa ve Rusya’nın bu çatışmadaki rolüne, Amerika’nın dünyada karşılaştığı sorunlara ve hatta saldırılara değiniyor; İslam ülkelerinin eli bağlı şekilde durmasından söz ediyor. Yazar, İslam dünyasının kendi topraklarında yaşanan bu savaşa seyirci kalışını eleştiriyor; Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun da Batı’ya bakışını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yazar, yaşanan savaşın inanç savaşı olduğunu vurguluyor ve toplumunu hatta tüm İslam dünyasını, Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü bu saldırılara karşı koymaya teşvik ediyor.
O. A.: Kitabı tercüme ederken zorlandığınız yanları oldu mu? Mirzabeyoğlu’nun üslubu konusunda ne düşünüyorsunuz?
“Çağının en kültürlü, zarif ve derinlikli bir yazarı”
Dr. S.T. Hammâm: Çevirmenler olarak bu eseri tercüme ederken pek çok zorluklarla karşılaştık. Yazarın girift üslubu, pek çok yabancı sözcük ve batılı terimler kullanması, uzun cümleler, birçok cümlede sembol ve gizemli kelimeler kullanması, karşılaşılan bu zorluklara örnek verilebilir. Biz böyle bir kitabın bu şekilde olması gerektiği için belki yazarı mazur görebiliriz. Çünkü yazar bu eserde bütün kültürlü seçkinlere hitap ediyor. Bu yüzden birçok meselede ima, açık konuşmadan daha zarif olabilir. Bunun yanında yazar, kendi kültürel derinliğini ve yaratıcı gücünü göstermek istemiş olabilir. Çünkü yazar ve edebiyatçı Necip Fazıl ile Sezai Karakoç da bunu, zarif ve derinlikli bir edebi üslub olarak kullanmışlardır. Bizim yazarımız da kendi çağının en kültürlü, zarif ve derinlikli bir yazarıdır ve bu alanda ün salmıştır. Yazarın sözünü ettiği sorunların ve meselelerin son derece önemli ve hassas oluşu, onun bu üslubu kullanmasını gerektirmiş olabilir.
O. A.: Kitabın yazarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstadı Necib Fazıl Kısakürek Arab dünyasında da tanınan bir mütefekkir. Necib Fazıl’ı hiç okudunuz mu? Necib Fazıl’ın şu ana kadar Arapça’ya hangi kitapları tercüme edildi? Dr. S.T. Hammâm: Salih Mirzabeyoğlu’nun fikrî kişiliğinin oluşmasında Necip Fazıl’ın büyük etkisi vardır. Necip Fazıl ki Türkiye’nin ve İslam dünyasının en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul edilir. Necip Fazıl’ın çalışmaları hem Arap dünyasında hem de İslam dünyasında büyük ilgi görmüştür. Çünkü Üstad Necip Fazıl, gerçekten büyük bir edebiyatçı ve düşünürdür. Bu yüzden o, Türkiye’de İslami eğilimin köklerini sağlamlaştıran bir fikir okulu olmayı hak ediyor. Necip Fazıl’ın yaptığı çalışmaların büyük çoğunluğu Arap diline tercüme edilmiştir. Eserlerini tercüme edenlerin çoğu değerli hocalardır. Mesela Aynüşşems Üniversitesi Türk Dili bölümü öğretim üyesi olan ve doktorasını “Necip Fazıl’ın şiirinde İslami eğilim” adıyla Necip Fazıl üzerine yapan Prof. Dr. İzzet Abdurrahman es-Savi bu hocalardan biridir. Yine Aynüşşems Üniversitesi Türk Dili bölümü öğretim üyesi olan Dr. Abdürrezzak Berekat, Necip Fazıl’ın Çile, Kaldırımlar gibi bir çok şiirlerini Arapça’ya çevirmiştir. Yine Prof. Dr. Muhammed Abdüllatif Hüreydi, Türk-İslam edebiyatı üzerine bir kitap hazırlamış; kitapta Necip Fazıl’a geniş yer ayırarak birçok şiirini tercüme etmiştir. Yine benim, Necip Fazıl’ın şiirleri üzerine Türkçe bir araştırmam 2006 yılında Yedi İklim dergisinde yayımlanmıştır.
O. A.: Sizce Başyücelik Devleti’nin Arap dünyasına veya genel olarak İslam dünyasına ne gibi faydası olabilir? Dr. S.T. Hammâm: Bize göre “Başyücelik Devleti” adlı eser Arap dünyasında, Doğu ve Batı ile ilgili birçok sorun ve Ortadoğu bölgesinde yaşanan olaylar hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Bu kitap bize göre çok önemli bir şeyi açıklıyor; ihtilafın nedenlerini düşünce ve aksiyon bakımından izah etmek. Herkes yaşanan olayları işitiyor ve görüyor, ama gerçekleri bilmiyor. İşte bu eser Arap dünyasına gerçekleri açıklıyor ve sorulara cevap veriyor. İhtilafın, Batı’nın Doğu’ya göz koymasının ve sömürmesinin nedenlerinden birinin petrol olduğunu söylüyor. İslam dünyasındaki fikrî sömürünün inançtan kaynaklandığını ve yaşanan savaşın inanç savaşı olduğunu, bunun apaçık ortaya çıktığını belirtiyor. Amacın, Müslümanların gücünü zayıflatmak, Batılılara boyun eğdirmek ve her alanda Batı sömürgeciliğine bağlı kalmalarını sağlamak olduğunu söylüyor.
O. A.: Mühim bir eseri tercüme ederek güzel bir hizmette bulundunuz. Bundan sonra da Salih Mirzabeyoğlu’nun diğer eserlerini çevirmeyi de düşünüyor musunuz?
Mirzabeyoğlu’nun bütün eserleri Arapça’ya tercüme edilmeli
Dr. S.T. Hammâm: Salih Mirzabeyoğlu’nun bu eserinin Arapça’ya tercüme edilmesi bizi mutlu etti. Ancak diğer çalışmaları da tercüme edilirse bu bizi daha çok mutlu edecektir. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu, ansiklopedik düzeyde bilgiye sahip büyük bir İslam düşünürüdür. Onun, doğuda ve batıda yeryüzündeki bütün Müslümanları ilgilendiren özel düşünceleri vardır. Bu yüzden o, İslam dünyasındaki çağdaş düşüncenin öncülerinden biri sayılır ve tüm çalışmaları bütün dillere özellikle de Arap diline tercüme edilmelidir.
O. A.: Salih Mirzabeyoğlu’nun eserleri Üstad Necip Fazıl’ın eserleriyle birlikte bir bütün olarak “İslama Muhatap Anlayış”ı temsil ediyor. Sizce, bir dünya görüşü olarak iddia sahibi olan İbda Diyalektiği’nin bir kitapla İslâm âlemine takdimi, anlaşılmasına ne derece katkıda bulunabilir?
Dr. S.T. Hammâm: Üstad Necip Fazıl –Allah kendisine rahmet etsin- aklımızdan kaybolması mümkün olmayan gerçek bir ansiklopedi idi. Çünkü o, bir düşünür, bir edebiyatçı ve yazdıklarında dürüst olan bir yazardı. Herhangi bir makam peşinde değildi, geçici mevkilerde gözü yoktu. Salih Mirzabeyoğlu da onun bu yolunu izlemektedir. Ağırlığı olan bir düşünür olarak Mirzabeyoğlu, üstadı Necip Fazıl’ın elinde yetişmiş ve onun düşüncelerini iyi özümsemiştir. Bu yüzden çağdaş Türkiye’de düşünsel bir ses olabilmiştir. Mirzabeyoğlu, Arap diline tercüme edilen eserlerinin okunmasından sonra –Allah’ın izni ile- Arap dünyasında da büyük bir yer edinecektir. Üstad Necip Fazıl, diyalektik materyalizm, komünizm, sosyalizm ve ateizm karşısında, yani İslam karşıtı akımlar karşısında sağlam bir duruş sergilemiş ve onlarla mücadele etmiştir. Mirzabeyoğlu da üstadının bu yolunda yürümekte...
Furkan Dergisi, s. 30, Aralık 2008
23:09 - 28/12/2008 - {yok} -
Selim Gürselgil sgurselgil@furkandergisi.com
1 Can Dündar’ın “Mustafa” filmi etrafında koparılan gürültülere kulak kabartınca, filmi izlemiş kadar olduk. Doğrusu bu gürültüler, filmin kendisinden daha heyecan vericiydi. Tam bir “belgesel tadında”ydı. Genel çizgisinden ve “savunmalar”ından anladığımız kadarıyla, Can Dündar bu filmi çekerek, topluma bir mesaj vermek istemiş. Bu mesaj, aşağı yukarı şu nitelikteymiş: ─Kuduz, “sârî-bulaşıcı” bir hastalık değildir. Kuduz, hayvandan geçen ferdî bir hastalıktır. Fakat abartılmaz, zamanında tedbir alınırsa, tedavisi vardır. Bunu duyan kuduz hastalıkları ayaklandılar: ─Ne demek sârî değildir, basbayağı sârîdir. Hattâ bütün topluma bütün insanlığa sirayeti zarurîdir. Çünkü kuduz bir hastalık değildir, kuduz olmamak hastalıktır! Can Dündar neye uğradığını şaşırdı. Aslında kuduzun korkunç bir hastalık olmadığını, hayvanlardan insana geçmeyebileceğini kabule de hazır olduğunu söylemeye çalıştı. Ama kuduz hastalıkları çoktan üzerine çullanmışlar ve “bak bakalım, sârî miymiş, değil miymiş?” diye onu ısırmaya başlamışlardı. 2 İşin esprisi bir tarafa, söz konusu gürültülere kulak kabartınca, “Diyalektik Hakkında Görüşme”yi hatırladım. Sanırım, 1995 yılıydı. Henüz burnumun dikine gitmeye karar vermediğim, ama basbayağı burnumun dikine gittiğim ve bu gidişimle çok tepki topladığım bir mevsimdi. Metris’te “Diyalektik Hakkında Görüşme” başlıklı bir seminer vermiş, seminerlerden gönüldaşların büyük keyif aldıklarını görmüş, fikirden hoşlananlar topluluğunda bulunmaktan bir kez daha keyif duymuş ve o gece ağzım kulaklarıma varmış bir surette ranzama kıvrılmıştım ki... Bir rüya: Doğup büyüdüğüm mahallede üç kuduz köpek üstüme saldırıyor. Ben sakince, kendi hâlimce yol alırken, yol kenarındaki boş arsada koklaşmakta olan onlar, beni görür görmez saldırıya geçiyorlar. Korkuyor, çığlık çığlığa kurtulmaya çalışıyorum. Ama nafile! Yüzükoyun yere kapaklanıyorum ve üçü birden tepemde bitiyorlar. Sanki fiziki temas... Hırıltıları hâlâ kulaklarımdan gitmiyor: ─Diyalektik hakkında kiminle görüşüyon lan sen? Kimden emir alıyon? ─...tir git lan, sen ne anlarsın fikirden, diyalektikten!.. ─O görüşmenin sonu öyle bitmez, aslanım!.. 3 Sonunun nasıl biteceği ogün için hiç umurumuzda değildi. Fakat aradan onca zaman (dünya) geçtikten sonra, bugün biraz umurumuzda ki, ona düpedüz “kabus” demeyip, “bir rüya” dedik; “te’vil ve tabire muhtaç” mânâsına... Can Dündar’ın “Mustafa” filminin bize bu rüyayı hatırlatmasının münasebeti, herhalde görülüyor: zirâ kendince iyi bir iş yapar ve bunun keyfiyle yatağına girerken, kuduz köpekleri hiç hesaba katmıyor. Aslına bakarsanız, Can Dündar’ın filminin bizim için pek bir ehemmiyeti yok. Can Dündar, kuduz köpeklerden “fikir” olarak ayrılmıyor, yalnız “diyalektik” olarak ayrılıyor. Nasıl ki, diyalektik, fikrin kendisini değil, düzeni, tertibi, tahkiyesi ve sıralanmıştır. Can Dündar’ın aynı fikri ayrı bir diyalektik içinde takdim etmeye kalkması, kuduz hastalarını niçin bu kadar kudurtuyor derseniz... Çünkü bu türlü vak’alarda asıl kaybedilen mânâ, fikirden ziyade diyalektiğe dair mânâdır. Kuduz hastaları diyalektikten hiç anlamayan, son derece cılız fikirlerini “eristik-saldırı” yoluyla delillendirmeye çalışanlardır. Dolayısıyle, “fikirsizler”... 4 Aristo der ki: ─ “Bir kıyas, doğru ve kesin “mukaddem-öncül”lerden hareket ederse, bu İSBAT’tır. Bir kıyas, zanlardan hareket ederse, bu DİYALEKTİK’tir. Bir kıyas, muhtemel olmayan, asılsız zanlardan hareket ederse, bu da ERİSTİK’tir.” Burada kavramlar, mantık ilmi çerçevesindedir. Dikkat edilirse, isbat, ilmin yoludur. Diyalektik, fikrin yoludur. Eristik ise safsatanın yoludur. Apaçık doğrular ve apaçık yanlışlar tartışma konusu olmadığına göre, fikirde aslolan zanlardır; diyalektiktir. Sokrat diyalektiğin üstadı idi. Metod olarak, kendi zanları ve kanaatlerinden değil, muhatabının zanları ve kanaatlerinden hareket eder, onu kendi neticelerine vardırırdı. Diyalektik burada, bir fikri, bir kanaati, mantık disiplini içinde en küük parçalarına ayırmanın (terkib) ulaşmanın adıydı. Diyalektik metod, “diyalog” değildi ve onun zıddıydı. Diyalog, iki ayrı fikrin karşılaşması, birbirini tanıması ve birbirinden hissedar olmasıydı. Diyalektik ise, bir fikrin karşı fikri ile karşılaşması (tez- antitez) ve onu alt ederek yeni bir fikre varması (sentez) idi. 5 Mesele: Bir fikir, bir kanaat, ne zaman “kesin bilgi”, ne zaman “muhtemel - doğru zan” ve ne zaman “gayri muhtemel - asılsız kanaat” sayılacaktır? İSBAT, DİYALEKTİK VE ERİSTİK tarifleri, bu hassalara bağlıdır. Batı tefekkürünün Aristo’dan beri içinde bulunduğu yanlış, “yakîn- kesin bilgi” diye “isbatlanabilir olan”a demesi ve onu diğer bilgi ve kanaat çeşitlerinin üstüne koymasıdır. Müsbet ilim sahası... Aslında Aristo’nun mantık ilmine dair fikirleri, İSBAT’a değil, DİYALEKTİK’e delildir. Halbuki İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin “yakîn” araştırmasından, İslam’da “kesin bilgi”nin isbatlanabilir olana değil, tam aksine “isbata muhtaç olmayan-bedahet”e denildiğini görüyoruz. Mantıken isbata muhtaç olmayan, ama kalben tasdiki gereken... Dolayısıyle, İslam Hikemiyatı, Batı felsefesinin aksine, “müsbet ilim- matematikî bilgi”yi değil, Allah Resulü’nün Allah’tan getirdiklerini başa alır. Felsefe ve hikemiyat farkı, “mantıken isbatlanabilir olan” ile “mantıken isbata muhtaç olmayıp kalben tasdiki gereken” iki ayrı mahiyetin farkıdır. Öyleyse, “kesin bilgi” ancak Mutlak Fikir’dir ve bunun dışındaki her kanaat, aklın mutlak karşısındaki acziyle malûl, birer DİYALEKTİK veya ERİSTİK imkânıdır. 6 Bir gün elime bir taraf gazetesi aldım ve şu ilânı gördüm: ─”Tabular yıkılıyor mu? Özgürlük yazarı Ömer Faruk Recâ’nın kaleminden... Müslüman Aydın’ın Yahudi’ye Bakış Açısı... Yahudi’nin Gözyaşları...” Görüş verenler: Abdurrahman Dilipak, Emine Şenlikoğlu, Abdülaziz Bayındır, Türkiye Hahambaşılığı, Siyonizm Karşıtı Hahamlar Birliği, Şalom Gazetesi, Nihat Genç, Sefa Saygılı, Ö. Lütfi Mete, Hüsrev Hatemi, vesaire... ─ “Şok cevaplar! Bildiklerinizi unutun! Ezberiniz bozulacak!” Ömer Faruk’u tanırım. Sözkonusu kitabını uzun zamandır hazırladığını biliyorum. Hattâ birkaç karşılaşmamızda benden de görüş istemişti. Kendisine şöyle demiştim: ─ “Bizim eve Yahudiler ve kemalistler giremez!” Yüzüme içli içli bakmıştı. Bu bakışıyla şunları söylemişti: ─Son zamanlarda evimizde kemalistler cirit atıyor. Bir kez kapı açılınca içeriye doldular. Onlar içeriye girince, Müslümanlar, onların, düşündükleri kadar kötü kimseler olmadıklarını anladılar. Şimdi sıra Yahudiler’de. Birinin onlara da kapıyı açması gerekiyor. O biri benim! O bakışının ardından şu fikirler gizliydi: ─Kesin bilgi diye bir şey yoktur. Yalnız zanlar vardır. O zanlar da daima yıkılır ve yerini bir başkası alır. Doğru zan yoktur, dolayısıyle “diyalektik” boş bir çabadır. Aslolan ERİSTİK’tir! 7 Ömer Faruk, İslamcı camiadan yetişme bir yazar. Bana anlattığına göre, bir gün Milli Gazete’de Yahudiler aleyhinde bir şeyler yazmış. Üzeyir Garih kendisine telefon etmiş: ─Biz öyle değiliz. Gel, bizi tanı. Ondan sonra yaz! Demiş. Ömer Faruk, Üzeyir Garih’in gösterdiği Yahudi dünyasına yakından bakmış. Kafasındaki Yahudi imajı yıkılmış. Bundan sonra kendini İslamcılar’ın kafasındaki Yahudi imajını yıkma dâvâsına adamış. Şimdi soruyor: ─”Musevî Ahlâkı der ki: Yediğinden yedir, giydiğinden giydir, içtiğinden içir. Tüm insanlara merhametli ol! Kur’an Ahlâkı der ki: Yediğinden yedir, giydiğinden giydir, içtiğinden içir. Tüm insanlara merhametli ol! Peki sorun ne?” “Sorun” ortada: Yahudiler’in tarih boyunca tüm insanlara karşı ne kadar merhametli olduğu ve Müslümanlar’ın tarihleri boyunca tüm insanlara karşı ne kadar merhametli olduğu, “isbata muhtaç olmayan bir bedahet” hâlinde tüm insanlığın gözüne batıyor. Fakat Ömer Faruk, bu “bedahet”i tartışmaya açarak güya tabuları yıkıyor, ezberleri bozuyor, tüm bildiklerimizi unutturuyor... Bedahetleri tartışmaksa, fikre değil, “safsata”ya dahildir. İbda Mimarı, “Diyalektik yürüyen hakikattir” der. Doğruyu doğru yerde kullanmanın sanatı... Doğruyu yanlışta kullanmaksa, “safsata”ya girer! 8 Buradan bir kez daha Can Dündar mevzuuna bakalım... Ö. Faruk Reca olayı ile benzer yönleri olduğu gibi, farklı yönleri ve zıd yönleri de var. Ve bütün bu benzerlikleri, farklılıkları, zıdlıkları ortaya çıkarmaksa, “DİYALEKTİK”in işi... Bir benzerlik: Can Dündar da Ömer Faruk gibi, tabu yıkmak, ezber bozmak istiyor... Bir farklılık: Can Dündar, Ömer Faruk’tan farklı olarak “makul bir sebeb”e dayanıyor: Ömer Faruk ise “hissî bir bahane”den hareket ediyor... Bir zıdlık: Can Dündar bir safsataya maruz kalıyor, Ömer Faruk ise doğrudan doğruya safsataya yol açıyor. Can Dündar, anladığımız kadarıyla, kemalistlerle antikemalistler arasında bir “diyalog” yolu bulmaya çalışıyor. Ne kadar iyi niyetli! Halbuki zıdlar arasında bir diyalog olmayacağının farkında değil. Bir başka ifadesiyle, “tabu” eleştiriye tahammül edemez; tabu, yıkılacağı günü bekler. Diyalektik yürüyen hakikattir” demenin bir başka yönü de; hakikatin yürüyen bir diyalektiği vardır. Hakikatin en fazla bastırıldığı, susturulduğu yerde bile, o diyalektiğin fısıltısı kulakları tırmalamaya başlar; giderek o fısıltı, bir uğultuya dönüşür ve bir gün gümbür gümbür hakikat meydan yerine çıkar. “Mustafa” filmi, hakikati meydan yerine çıkaran bir film değildir; yalnız, hakikate dair fısıltıların bir “evham”a dönüşmüş hâlidir. “Tanrı değil, insan Mustafa!..” 9 Diyalektik, klasik çağda, her ne kadar mantık ilminin içinde ve bir nevi onun kullanılış şekli olarak anlaşılmışsa da, zaman içinde evvelâ olumsuz bir nitelik kazanarak “mantığa dahil olmayan, mantıksız mantık” gibi bir hüviyete bürünmüştür. (Kant) Daha sonra ise söz konusu olumsuz niteliğini üzerinden atmakla kalmamış, kapsamı da bir hayli genişleyerek “mantık üstü bir mantık” şeklinde, sadece düşünüşüm değil, varlık ve oluşun küllî kanunlarını dile getirmek ister bir hâl almıştır. (Hegel, Marks) Diyalektik mantık, klasik-formel mantıktan ayrılmış ve ayrı bir mantık neviî sayılmıştır. Klasik mantık, hakikati dondurarak incelemeye çalışıyordu. Ayniyet (bir şey kendisidir), Çelişmezlik (bir şey kendisi olmayan bir şey değildir) ve “üçüncü şıkkın yokluğu”ndan bahsediyordu. Oysaki diyalektik mantık, yepyeni hükümler koyarak, klasik mantığın düşünüş üzerindeki söz hakkını elinden aldı. Öncelikle diyalektik mantık, donmuş ve dondurulmuş bir hakikate inanmıyor, hakikatin daima değişme, gelişme ve oluşma hâlinde olduğunu savunuyordu. Sözkonusu değişmenin birinci kanunu, “kemmiyet değişmelerinin keyfiyet değişmesine dönüşümü” idi. Üçüncüsü ise, “nefyin nefyi,olumsuzluğun olumsuzlanması”... 10 “İbda Diyalektiği”, bir nev’i “diyalektik mantığın hakikat temeline bağlanışı ve muradına erişi” olarak görüşülmelidir. Diyalektik mantık daha önce mesnedsiz bir idealizmadan ruhsuz bir metaryelizme intikal ettirilmiş ve hakikati elde edişten ziyade, hakikati gözden kaybetmiş vasfı taşıyordu. Ne var ki, İbda Mimarı, diyalektiği Batı felsefesi içindeki bu başıboş savruluşundan çekip alarak, İslam Hikemiyatı’na mâledince, diyalektik mantık, hem idealist karakterine bir “mesned” bulmuş oldu, hem de materyalist altüst oluşundan yeni bir “ruh-canlılık” kazanarak kurtuldu. Burada prensip olarak bir değişiklik yoktur. “İbda Diyalektiği”, önceleri Batı felsefesi içinde diyalektik hangi prensiplerle hareket etmekteyse, yine aynı prensiplerle hareket edeceğini, çünkü bu prensiplerin genel geçerli olduğunu kabul eder. Fakat bu prensipler, muayyen bir ilim seviyesinden tarihe ve tabiata döndürüldüklerinde değil, ancak “Bütün Fikrin Gerekliliği” idrakine erdikten sonra mânâsını bulabilir, gayelerine ulaşabilirler. Öyleyse, hakikatlerin araştırılması ve denetlenmesi, ancak “İbda Diyalektiği” ile mümkün olabilir. Bu diyalektik, Aristo mantığının dar kalıplarının hakikatler karşısındaki acziyetine şahitlik ettiği gibi, Marksist diyalektiğin maddeci-ekonomist anlayışını da hakikat sahasından nefyeder. 11 Nihayet, Can Dündar olayı ile “Özgürlüğün Kalemi” Ömer Faruk olayını –ve benzerlerini- bir elde toplayıcı ve hükümlendirici ölçü, İbda Mimarı’nın kaleminden, şu olsa gerektir: ─ “Şeriat, harici bir akıldır; akıl, dahilî bir Şeriattir. Bunların içiçe olmasına bakıp, “bu ikisi bir” demek de mümkündür. Bunun hakikati de, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak”tır. (“İnsanî Mustafa” meselesini hatırlayınız!) Bunun mutlak kemâli de bütün beşerî yüceliklerin sahibi olarak Allah Resulü’nde tecelli eder. Bu hususta şöyle bir hadis vardır: “Ben Kur’an ahlâkıyla ahlâklandım!.. (“Musevî ahlâkı” meselesini hatırlayınız”) Müfessirler, Allah Resulü’nün bir hicap örtüsü altında “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklandım!” buyurmadığına işaret etmişlerdir. Neticede ikisi de aynı. Şeriat’ın “harici bir akıl” ve aklın da “dahili bir Şeriat” olmasına bakıp, “bu ikisi bir” demek de mümkündür. Şeriat, harici bir akıl olduğu için, Allah kâfirleri, “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bunun için akletmezler” diye akılsızlıkla damgalanmıştır. Akıl, dahilî bir Şeriat olduğu için, Rum Sûresi’nde akıl sıfatı “din” olarak isimlendirilmiştir: Yüzünü hanîf olana, Allah’ın insanları kendi üzerine yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın halkedişinde tebdil yoktur. Bu din kayyimdir. Lâkin insanların çoğu bunu bilmez”... (Madde Nedir, sh. 64 ve devamı)
10:25 - 26/12/2008 - {yok} -
Mâlum, 28 Şubat sürecinde at izi it izine karışmış, ortalığı toz duman edenler kargaşadan vazife çıkarma yarışına girmişlerdi... Bu hengâmede oldubittiye getirilmek istenen bir dava görülüyordu İstanbul DGM’de. Bu dava sonunda, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Saadettin Ustaosmanoğlu 18 seneye mahkûm edilirken, İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veriliyordu. Evlere şenlik bu mahkemenin sonucunu İbda Mimarı “TİYATRO BİTTİ” şeklinde ilân ediyordu, ki mahkemede militarist güçlerin estirdiği terör görülmeye değerdi. 28 Şubat’ın omuzu kalabalık kanunsuzları mahkemenin ilk başkanı Sedat Karagül’e güvenememişler, görevinden uzaklaştırmışlardı. Karagül nisbeten kanunları ölçü bilerek hareket ediyordu, ki 28 Şubatçı haydutların istediği kararı çıkarmayabilirdi. Bu sebeple acilen aranan kan(!) bulundu: Metin Çetinbaş!
 Metin Çetinbaş, Şule Perinçek, Kemal Alemdaroğlu
Buraya kadar anlatılanlar, bu ülkede adeta vak’a-i adiyeden bilinen türden... Maksadımız bu nevîden bir hadiseye temas değil. Not düşmek istediğimiz şu: Hakim Metinm Çetinbaş! Bugün kimlerle ne iş yapıyor? Söyleyelim: Ergenekon’dan yargılanan İslâm düşmanı Kemâl Alemdaroğlu’nun avukatı. Susurluk, 28 Şubat ve benzeri ara hadiselerle varlıkları iyice açık olan Ergenekon çetesinin güdümünde gerçekleşen hukuksuzluklar, bugün tümüyle yeniden ele alınmalıdır. İnsaf ve vicdan bunu gerektirir. Tabiî insafı ve vicdanı olanlara...
Furkan Dergisi, s.30
00:49 - 22/12/2008 - {yok} -
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI İRTİCA RAPORU (İrticai örgütlerin Tehdit Değerlendirilmesi) Enes Mollaoğlu
emollaoğlu@furkandergisi.com Bu rapor birkaç yönden dikkat çekici... Bir bölümünde isabetsiz hükümler var ki, raporu hazırlayanların mücerret mevzulara aşina olmadıkları anlaşılıyor. Bir başka bölümü ise, müşahhas mevzularda bile isabet oranının çok düşük olduğunu gösteriyor. Fakat dikkat çekici olan, bu raporu hazırlayan kişinin Tümgeneral Ali İhsan Gürcihan olması. Oğlu Behiç Gürcihan şu an Ergenekon davasından cezaevinde bulunmakta... Bir başka dikkat çekici hususta, bu gizli belgenin Ergenekoncu Ergun Poyraz’ın bilgisayarından çıkması ve aynı kişinin bilgisayarında İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nu fişleyen bir belgenin de bulunması. Arkadaşlar güzel çalışıyor!.. Şimdi... İsmailağa Cemaati ile ilgili rapor hazırlayan A.İ.Gürcihan’ın oğlu Behiç Gürcihan’ın iddianamelere geçmiş bilgilerine bir bakalım: «...Evinizde yapılan aramada, 1’den 48’e kadar tarafımızdan numara verilen ve el yazması not şeklinde hazırlanmış Fazıl Duygun ile Rest Kafe’de buluştuk ibaresiyle başlayan ve içeriğinde ALİ OSMAN ZOR servis elemanı muamelesi yapıyor, EL KAİDEYİ açıkça savunuyor ikiz kuleleri onların yaptığına emin ve ABD’yi onların vurduğuna emin ABD’ye çalıştığı ortaya çıksa... FAZIL DUYGUN, İSMAİL YILDIZ ve HAYRULLAHLA düzenli görüşüyor onlara bayağı pirim veriyor, Çarşamba cemaati konusunda da ketum davrandı. Dergi 1500 2000 satıyor ibareleriyle devam eden 3 sayfaya kadar olan FAZIL DUYGUN ve ALİ OSMAN ZOR ile yapmış olduğunuz el yazımı dokümanlar görülmüştür. Bu doküman ile alakalı olarak soruldu: FAZIL DUYGUN ve ALİ OSMAN ZOR Baran Dergisinin yöneticileridirler. Baran Dergisi İBDA/C’nin yayın organı olarak bilinir. Ben daha önce gözaltına alındığım için benim ile ergenekon konusunda röportaj yapmak istediler. Ben de kabul etmedim. Not içeriğinde geçen İSMAİL YILDIZ ve HAYRULLAH MAHMUD ÖZGÜR’ün FAZIL DUYGUN ve ALİ OSMAN ZOR ile bunların düzenli görüştüğünü ve İSMAİL YILDIZ’ı çok övdüklerini bu görüşmede bana anlatmışlardı. Ben de not olarak almışım. İçeriği doğrudur.» Mevzunun teferruatı tabiî olarak tarafları bağlar. Bizim dikkatimizi çeken konu ise, Gürcihan’ın, gönüldaşımız Fazıl Duygun’dan İsmailağa ile ilgili bilgi devşirmeye çalışması, alamadığı için de, “ketum davrandığı” hükmüne varması. Şayet, Duygun kendisine bilgi vermiş olsaydı bu bilgileri nerede kullanacaktı?.. İddianameden naklettiğimiz bölümün hemen üstündeki iki satır da şöyle: «Bende daha önceki aramalarda bulunan gizlilik ibareli çok gizli kişiye özel yazılmış yazıları ADİL SERDAR SAÇANLAR bana paylaşman için verdi. Kendisi daha önce benim sitemde yazıyordu.» Mâlum; Polis SERDAR SAÇAN gündeme işkenceci olarak yansıdı... Bir değil, beş altı işkence davasından yargılandı ki, berat ettiği davalar için konuşmaya değmez... Gürcihan’ın iddianamelere geçmiş yazısından bir anektod nakledelim. Ama önce, mevzunun nakline dair hissiyatımızın anlaşılması bakımından, yukarıda naklettiğimiz satırlardan şu bölümü öne çıkaralım: “ALİ OSMAN ZOR servis elemanı muamelesi yapıyor, EL KAİDEYİ açıkça savunuyor ikiz kuleleri onların yaptığına emin ve ABD’yi onların vurduğuna emin ABD’ye çalıştığı ortaya çıksa...” Yâni, bunca müşahhas hadiselerle ortada onların bir kalemde silinmesi!... ABD’ye çalışıyor olması!.. Aşağıda nakledeceğimiz İsmailağa ile ilgili müsbet satırlara bakarak ve de bu satırları yazan şahsın Genelkurmaylık adına İsmailağayı fişleyen kişinin oğlu olduğunu gözönüne alarak bizde Behiç Gürcihan için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Yani Gürcihan ABD adına çalışıyor olabilir mi? Veya başka birileri adına? Gürcihan’dan: «Ben İsmailağa cinayetinden bu yana elimize ulaşan bilgilerden teyit ettiklerimizin bir listesini sunayım: ■ Son günlerde Pentogon kaynaklı raporlarda Nakşibendilik; Dürzilik, Marunilik, Kürtlük gibi diğer etnisitelerle birlikte aynı satırda anılmaya başlandı. ■ İsmailağa Cemaatinin şeyhi ile KKTC’deki; İngilizlerin çok sevdiği şeyh Kıbris’i ile arasında özel bir ilişki var. Arada kuryeler gidip geliyor. ■ İsmailağa cemaatinin oturduğu alan; özellikle Patrikhane’nin üstündeki tepe olarak “tarihi İstanbul” açısından kritik önem taşıyor.» Gürcihan Savcılık ifadesinde neler söylemiş? Nakledeceğimiz anektodlar vasıtasıyla Ergenekon’un ne olduğuna dair kanaat hâsıl olurken, bir yandan da kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılmayan tuhaf bir kaosun da biraz farkına varabiliriz belki. Behiç Gürcihan nişanlısı Fatma Sibel Yüksek’le telefonda konuşuyor: «devam eden görüşmede FATMA SİBEL YÜKSE SİZE “VALLA DURUM ÇOK SAKATA GİDİYOR GERÇEKTEN BAK BU BİR DİKTATÖRLÜK BU KORKUNÇ DİKTATÖRLÜK GETİRECEK EĞER BİR ŞEYLERİN ÖNÜ KESİLMESE TAMAM MI? BÖYLE BU TİP KORKULARI BU TİP UTANMALARI ATMAK LÂZIM IIII... BİDAHA GÜÇLÜ GELİRLER BU DEMOKRASİYE YAKIŞIR MI YAKIŞMAZ MI ASKERMİ MÜDAHALE ETTİ DERLER DEĞİL ASKERİN MÜDAHALE ETMESİ YANİ DAHA BETER ŞEYLER YAPILABİLECEKSE YAPILMALI” diyor. FATMA SİBEL YÜKSEK’E sizde “BURDA İKNA ETMEMİZ GEREKEN TARAF MİT GÜZELİM MİTİ İKNA ETMEZSENİZ HİÇ BİR ŞEY OLMAZ” diyorsunuz. FATMA SİBEL YÜKSEK ise “CANIM MİT MİTİN NEYİNİ İKNA ETCEZ MİTİN NE ŞEYİ VARKİ OPERASYON NETİCEDE ASKERDEN GELİR YA YA YANİ MİT NASIL YAPACAK YANİ” diyor. FATMA SİBEL YÜKSEK. Sizde “BU ADAMLAR BİLGİ PAYLAŞIMINI BU DÜZEYE GETİRMEZSE YA İPİNİ ONLAR ÇEKER İPİNİ ASKER ASKER ÇOK KABA SABA ÇEKER İPİNİ KABA SABA ÇEKTİMİ İŞTE...” diyorsunuz. FATMA SİBEL YÜKSEK ise size “VALLA İNCE YÖNTEME ZAMANIMIZ KALMADI MECBUR YA OLAN OLDU KABA SABA YA KABA SABA ÇEKECEZ YA ONLAR BİZİ KABA SABA ÇEKECEKLER YANİ...” Bu ve devamı görüşmelere Gürcihan savcılıkta şu cevabı veriyor: “Görüşmeler bana aittir. İki kişi arasındaki görüşmelerdir. Anayasaya göre de düşünce ve kanaatlerim sorulamaz ve bunlardan dolayı suçlanamam. Bu görüşmelerde bana soru olarak sorulamaz. Ayrıca ben ergenekon ile alâkalı yazmış olduğum kitabı da Gladyo’ya Mektuplar Ergenekon Tiyatrosunda Son Sahne kitabımda iki ay önce yayınlamıştım. Son 4 yıldır yazdığım yazıların derlemesidir ve ben burada Ergenekon’u eleştiren yazılar yazdım ve bizzat bazı olayları Ergenekon’un yaptığını, LOBİ olayını, Cumhuriyet Gazetesi ve Danıştay olayını da Ergenekon’un yaptığını söyledim.” Bir not: Gürcihan Ergenekon’un varlığından bahsediyor... Ve; neredeyse Ergenekon tutuklularının çoğuyla tanış... Ve; Ergenekon’un aleyhinde olarak ifade veriyor... Ve de nişanlısının ifadeleriyle, Ergenekon meselesinin üstüne gidenlerin neredeyse diktatörlüklerine kâni olmuş vaziyetteler. Kaba saba şekilde tepelenmelerinden bahsediyorlar. Gürcihan Ümit Sayın’a cevap veriyor. (Ümit Sayın Ergenekon tutuklusu) “ÜMİT SAYIN’IN benim hakkımda anlatmış olduğu ‘benim gizemli bir kişi olduğum, bu soruşturmada kilit isim olduğum’ şeklindeki beyanları doğru değildir.” Yine Ümit Sayın için: “Ben hiçbir şekilde HABİP ÜMİT SAYIN”a MİT ile İRTİBATIM OLDUĞUNU İMA ETMEDİM, SÖYLEMEDİM, GİZLİ ÖRGÜT KURULMASI KONUSUNDA, BAHSETTİĞİM GİBİ KENDİSİ BANA SÖYLÜYORDU. Ben onu frenlemeye çalışıyordum.” Hatırlatalım; Ümir Sayın, Zihin Kontrolü hadiselerinde şüpheli bir şahıstır ve bu meseleyi bahane ederek cezaevinde bulunan İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu ile görüşmek istemiş, fakat reddedilmiştir... Telefon konuşmaları dışında konuşulanlar bilinse kim bilir ne bağlantılar, ne rastlantılar, ne tuhaf ilişkiler ve ne ince ve hince tuzaklar çıkar meydana... Zamanla öğreneceğiz. Kafalar Karışık (mı)? Savcılık ifadesinden: “devam eden görüşmede siz ‘ORADA ESAS AĞABEYCİM BAK ŞEYİN ÜZERİNE GİDİLECEK, AKP İLE GENELKURMAYIN ARASINDAKİ MUTABAKATIN ÜZERİNE GİTMEK LAZIM’ ‘ARADA NE MUTABAKAT VAR BAK, BU GİRDAP OPERASYONUYLA İLGİLİ GENELKURMAY ŞEYİ VERMEDİ, İZİN VERMEDİ BİLİYORSUN? Diyorsunuz devam eden görüşmede Tutkun Akbaş size “PEKİ HOCAM BİR ŞEY SÖYLEYECEĞİM, BU BİR NUMARA MESELESİ YİNE BU OLAYLA İLGİLİ GÜNDEME GELDİ’ ‘VELİ KÜÇÜK’ÜN BİR NUMARA OLMADIĞI BELLİ SEN BİR ARA DEMİŞTİN Kİ HANİ BEN BİR ŞEYLER NETLEŞMEDEN SÖYLEMEM, YÜZDE DOKSAN MI DEMİŞTİN BİLİYIRUM FALAN FİLAN, NEDİR ABİ BİR NUMARA MESELESİ SENCE BİRAZ DAHA NETLEŞTİ Mİ SENİN KAFANDA?’ diye soruyor sizde TUTKUN AKBAŞ’a ‘ÇOK KARIŞIK BENİM KAFAM, TELEFONDA HELE ÇOK DAHA FAZLA KARIŞIYOR’ diyorsunuz.” İçerden Bilgi Almak Her türlü bilgi tabiî olarak herkese lâzım ve kim nereden ne bilgi alıyor, bilgiyi nasıl kullanıyor, bilgi edindikleri kişi ve kurumlara karşı ne düşünüyorlar vesaire... Savcılık soruşturmasından; Newyork’tan GÜŞÜN YELİÇ ARIYOR: “GÜŞÜN YELİÇ isimli şahıs size ‘HA HA, ŞU ANDA 3 KANATTALAR VE BU ŞEYLERİ BU MİLLİ GÖRÜŞ KÖKENLİ OLAN BU AKEPECİLERE BURADA FETHULLAHÇILAR BİRBİRİNE GİRİYORLAR.’ Devam eden görüşmede GÜŞAN YELİÇ isimli şahıs size 2TABİ, MESELA BUNLARIN İÇİNDE BURADA BAYA BİLGİLİ ADAMLAR VAR. HER NE KADAR TAYYİBE BU KADAR YAKINSALAR FALAN Bİ AKEPE DERDİNDE... HANİ ‘NE SEN SOR NE BEN SÖYLİYEYİM’ POLİTİKASI İÇİNDELER. ONDAN SONRA, BU ADAMLARI ŞİMDİ DIŞLAMAK BUNLARA BAĞIRMAK ÇAĞIRMAK BİZE BİR FAYDA GETİRMİYOR’ diyor sizde ‘YOK, İÇERDEN BİLGİ ALMAK AÇISINDAN DA FAYDALI ZATEN’ diyorsunuz.” Behiç Gürcihan’ın, AKP’ye karşı taarruz şekline dönüştürülen Cumhuriyet mitinglerine katıldığını hatırlatarak ifadeden bir anektod daha nakledelim. Ve; kimin eli kimin cebinde ve ne için, hangi sâikle sorularına cevap bulmaya çalışalım. Kolay değil tabiî. Bizimde kafamız Gürcihan gibi karışabilir. Şimdi... Gürcihan ulusalcı, Gürcihan cumhuriyet mitinglerinde, Gürcihan Ergenekon’dan tutuklu olanların çoğu ile tanış, Gürcihan Ergenekon’un eylemleri haber veren adam, Gürcihan AKP genelkurmay yakınlaşmasına mâni olma derdinde, Gürcihan AKP’lileri kızdırmayıp içeriden haber alma teşebbüsünde, Gürcihan nişanlısının ifadesiyle AKP’nin diktatörlüğüne mâni olma niyetinde vs. vs... Ve Gürcihan’dan final: “Görüşme yaptığım kişi AKP İstanbul Teşkilatında görevli bir arkadaşımdır. Kendisi ile daha önceden de başbakanın sağlık durumu ile endişelerimi paylaştım ve buna dikkat edilmesi gerektiğini söylemiştim. Bu çerçevede bana kendi kaynaklarımdan ulaşan Bangladeşli doktor ile ilgili bilgiyi paylaşmıştım. Arkadaşım kendi gözlemleri ile benim kaygılarımı doğruladığını gördükten sonra beni arayıp ek bilgi almak maksadıyla sohbet ediyor. Ben de bu tarz ek bilgiyi zaten daha önce verdiğini, isterse yüz yüze görüşmemiz gerektiğini söylüyorum. Görüşme bundan ibarettir. Burada amacımız başbakanın sağlığı ile ilgili kaygımızı ve elimizdeki doneleri paylaşmak mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışmaktır, dedi. (...) Ben başbakanın tedavisi için değişik ilaçlar uygulayan Bangladeşli doktordan duyduğum endişemi dile getirdim. Bu konuda elimde somut bir bilgi mevcut olmayıp bu iddia bir iddia olarak aktarılmıştır.” Sizin kafanız karışmadı mı?.. Evet... Anlaşılıyor ki, birilerini ABD ile meczetmiş kişiler, herhâlde kendi meczolmuşluklarını gizlemeye çalışıyorlar... Servisler bol; ve herkesin seçme(!) hürriyeti var... Gönüldaşımız Ali Osman Zor’da herhâlde bir şeyler sezmiş olmalı ki, Gürcihan’a servis elemanı muamelesi yapmış... İngilizlere çok yakın Kıbrısî’nin Mahmud Efendi Hazretleri ile kurye vasıtası ile görüşmesi... Helâl olsun Gürcihan’a... Biz İsmailağa’nın burnunun dibindeyiz, hatta biz İsmailağayız bunları bilemiyoruz da Gürcihan herhâlde paşa babasından istifadeyle bu bilgilere rahatlıkla ulaşabiliyor... Ve; sağ gösterirken sol mu vuruyor acaba?.. Aslında bir yerlere varmış olduğunu da görüyoruz Gürcihan’ın... İsmailağa merakı, Fazıl Duygun’dan bilgi devşirmeye kadar giden Gürcihan, bir yerlere de güven vererek girmiş anlaşılan ki, dinlemeye takılan telefon konuşması şöyle: “FAZIL DUYGUN: tamam tamam o zaman oldu napıyorsunuz nassınız. BEHİÇ GÜRCİHAN: iyiyim sağolun sizler nassınız FAZIL DUYGUN: bizde iyiyiz Allaha şükür dergiyi takip edebiliyor musunuz. BEHİÇ GÜRCİHAN: eee en son ee şeyi takip edemedim FAZIL DUYGUN: ya biz dergiyi neredeyse sizin (anlaşılmıyor) haline getirdik sizde takip edemiyorsunuz haa BEHİÇ GÜRCİHAN: valla sağolun çok teşekkür ederim FAZIL DUYGUN: e geçen ay da bi sayfa ayırdık.” Tabiî, hiç güvensiz hayat yürümez. Ama işler öyle karışık ve öylesine inceltilmiş ki, kimin eli kimin cebinde ayırmak zor... Mossad’a çalışan bir adam İsrail düşmanı olarak tanınsa işi ne kadar kolaylaşır değil mi? Bu sebeple bizim bu tür konulara nisbetimiz İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ifade ettiği şu hakikate binâendir: «...yeri geliyor; “İslâm büyüklerinden” kaydıyla, tevatüren bilineni serdediyoruz. “Tevatüren bilgi”, haber olarak alınan bilgidir; öyle kalır veya tehlike mevzu olarak yakîn getirilir... “Telkinle alınanı tahkikle bulma!” dediğimiz gibi; bünyeleştirme. Meselâ, Amerika’ya gitmedim, ama öyle bir yer olduğuna dair bilgim var. “Şu doktor, iyi bir doktor!” tıbbı bilmiyorum, ama iyi olduğuna dair itminan duymam gereken şeylerden dolayı ona kendimi teslim ediyorum. İnsan hayatının binde 999’u böyle bir bilgiye dayandığı hâlde, İslâm tarihinin yüzbinlerce kahramanının yaşadıkları, nedense, öküzce bir “hurafe” tekerlemesiyle silinir. Bunlar bizim için üst dil ifade eden “apriori- kablî” bilgilerdir ve Einstein gibi bizzat mevzuu madde olan bir dehâ bile, işi fikre ve fiziği onun isbatçısı durumuna düşürme pahasına “kablî bilgilerle hareket etmeden olmaz!” der.» (Berzah, s. 329) Bu ifadelerden meramımızı anlayan anlamıştır. Bir not düşelim: Ergenekon’dan tutuklu Doğu Perinçek de bir zamanlar “2000’e Doğru” dergisinde İsmailağa ile ilgili aynı minvâlde bir yayın yapmıştı. İngilizlerin kontrolündeki Nazım Kıbrısî’nin İsmailağa ile ilişkisi, İslam İhtilâline kalkışma niyetleri ve bu kalkışmanın ilk işaretinin, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeki konuşmasıyla Saadettin Ustaosmanoğlu tarafından verilmiş olması vs.vs... Bu haber kaynakları (!), İbda Mimarından yukarıda naklettiğimiz hakikat çerçevesinde değerlendirilmez, değerlendirilmezse bilgi kirliliğinden mâdâ bir şey ifade etmez, bu kirlilikte bir müddet sonra kalbî fesatlara yol açar ki, Allah Resulü’nün; “inandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” hakikatine varır. Davamızı, sadakat, feraset ve dirayetle savunma dikkati içinde olmalıyız. Mademki zamanın sonu, mademki fitne dönemi, öyleyse kılı kırk yarmanın ince hesabı içinde olmaktan başka çare yok. Okuyucuya tavsiyemiz; Ergenekon iddianamelerini okuyun. Kim kimle ne yapmıştan mâdâ, hadiselerin psikolojisini kavrama cehdi içinde geleceğe sarkmanın hesap ve kitabını yapabilmek için. İddianameleri basitleştirmeye çalışanlara aldanmayın, anlayanına çok şey söylüyor iddianameler... Bir dönemin psikolojisi değil sadece öğrenilecek, yeni tezgâhların farkedilmesi ve tezgâhları bozabilmenin altyapısı da gizli iddianamelerde... “Müslüman o kimsedir ki, elini küfre uzatsa oradan şeriat çıkarır.”
Furkan Dergisi, Eylül 2008, s. 29
10:17 - 23/11/2008 - {yok} -
|
Tanım
Denizler Durulmaz Dalgalanmadan
Ana Sayfa
Arşiv
Linkler
Kategoriler
Son Yazılar
- 35. Sayımız Çıktı!
- İSMAİL ÇETİN HOCAEFENDİ DERGİMİZE KONUŞTU
- Başyücelik Devleti Adlı Eserin İngilizcesi Çıktı!
- OBAMA-NAPOLYON-SÖMÜRÜ
- CÜBBELİ AHMET HOCA’YA BİR SORU
|