FURKAN DERGİSİ

“TÜRKİYE HALKININ FİLİSTİN'E OLAN İLGİSİ BİZİ SEVİNDİR

Kategori: Roportajlar

 

www.felastinona.com sitesinin yazarı Mahmud Abdulkadir:

“TÜRKİYE HALKININ FİLİSTİN'E OLAN İLGİSİ BİZİ SEVİNDİRMEKTE!”

 

Osman Akyıldız- Mahmud Bey, bize çalışmalarınızdan ve hedeflerinizden bahsedebilir misiniz?

Mahmud Abdulkadir- Öncelikle biz
www.felastinona.com sitesiyiz. Bu site Filistin davasına destek için kurulmuştur. Siteye ve standımıza bakanlar Filistinlilerin günlük hayatlarında Yahudi ve Siyonistlerden ne çektiklerini görebilirler.

O.A.- Ne gibi mesela?

M.A.- Biz, gördüğünüz gibi standımızı üç kısma ayırdık. Birinci bölüm çocuklardan bahsediyor. İkinci bölüm Gazze kuşatmasının resimlerini ihtiva ediyor. Üçüncü bölüm de işgalci Siyonistlerin hapishanelerinde bulunan Filistinli tutuklularla ilgili.

O.A.- Çalışmalarınız Filistin’le ilgili kamuouyu oluşturmaya yönelik o halde?

M.A.- Evet. Hedefimiz bu resimleri dünya basınına ulaştırarak Filistin davasının duyulmasını sağlamak. Gördüğünüz gibi burada Arapça, Türkçe ve İngilizce kartpostallar ve etiketler dağıtıyoruz. Bakın mesela bu çocuk 5 yaşında ve okula gitmek istiyor. Ancak Siyonistlerin kontrolünden geçmeden okuluna gidemiyor. O yaştaki çocuğu bile korkutarak arama yapıyorlar. Şu okula giden çocukların Siyonistlerin eliyle kan revan içinde olmasına bir bakınız. Çocuklarla ilgili kısımda Siyonistlerin yıktığı okullar ve öldürdüğü çocuklar hakkında malumat verilmektedir.

İkinci kısım Gazze kuşatmasından ve kuşatmanın sonuçlarından bahsetmektedir. Siyonistler uzun bir süredir Gazze’yi kuşatıyorlar. Günlük hayatta Siyonist sultanın yaptığı zulümler ve Filistin mukavemetinin yaptığı operasyonları görüyorsunuz. Siyonistlerin yaşlılara, hamile kadınlara, sakatlara ve özürlülere yaptıkları insanlık dışı uygulamaları da görüyorsunuz bu bölümde.

 

O.A.- Esirlerle ilgili dağıttığınız broşür ilgimi çekti. Anladığım kadarıyla yoğun bir araştırma yapılmış bu broşürler hazırlanmadan önce.

M.A.- Evet. Üçüncü bölüm de esirlere dairdir. Bütün Siyonist hapishanelerinin isimleri, nerede oldukları ve içlerindeki Filistinli esirlerin adedi yazmaktadır bu bölümde. Filistin mukavemetinin esir değişimlerinden de kareler var gördüğünüz gibi.

Şu kendisini savunan kadına bir bakınız. Sonunda ölüm de olsa, siyonist asker karşısında izzetli duruşunu sürdürüyor.

O.A.- Organizasyonu nasıl buldunuz?

M.A.- Gayet güzel ve başarılı bir organizasyon. Türkiye’nin bu çalışmaya ev sahipliği yapması çok yerinde olmuştur. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.


O.A.- Türkiye halkına bir mesajınız var mı?

M.A.- Türkiye halkına derim ki; Türkiye halkı ile Filistin halkı kardeş iki halktır. Davaları birdir. Biz Türkleri seviyoruz ve Türkler de bizi seviyor. Türkiye halkının Filistin davasına olan ilgi ve alâkaları bizi fazlasıyla sevindirmektedir.

O.A.- Malûm dergimiz İsmailağa Cemaati diye tanınan Türkiyeli tasavvufi bir cemaatin dergisi. Özellikle cemaatimize yönelik bir mesajınız var mı?

M.A.- Bütün Müslümanlar bizim dostumuzdur. Biz Müslümanız, onlar da Müslüman. Müslümanlar tek bir ceset gibidirler, kardeştirler. Biz Sünnet-i Seniyyeye bağlı, kalpleriyle ve amelleriyle iman etmiş, bana söylediğiniz Şeyh Efendi gibi meşâyıha ancak ve ancak saygı duyar ve dualarını temenni ederiz. Bütün Müslümanlara selam ve muhabbetlerimizi arz eder, özellikle cemaatinize çok çok selamlar söylemenizi temenni ederim.

O.A.- Röportaj için çok teşekkür ederim. Tanıştığıma memnun oldum. İnşaallah sizinle internet yoluyla haberleşeceğiz.

M.A.- Ben de çok teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

                                                                                                                                                         Furkan Dergisi, Aralık 2007

 

 

13:20 - 7/12/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Washington Post'da Furkan!

Kategori: Roportajlar

 

AB'NİN DİRENİŞİ ARTARKEN, BATI MENŞELİ TİCARÎ TEŞEBBÜSLER TÜRKİYE'Yİ KUCAKLIYOR

Molly Moore
Washington Post Dış Haberler Servisi
Salı, 12 Aralık 2006


 

İngilizceden Tercüme: Hayreddin Soykan



İSTANBUL – İstanbul Levent’teki Kanyon Alışveriş Merkezi’nin Kanadalı Müdürü Markus Lehto’nun Türkiyesi, son moda dar blucin satan mağazalarla “marka” el çantası satan butikleri havada uzanan köprülerle birbirine bağlayan futuristik bir alışveriş kompleksi. Dünyanın bir köşesinden öteki köşesine gidip gelen jet sosyetenin geçici olarak konaklaması için dizayn edilmiş bir rezidansın 2 milyon dolara ulaşabileceği bir Türkiye.
Avrupa’daki hükümetler ve birlik vatandaşları arasında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım başvurusuna olan muhalefet artarken, Batılı ticarî teşebbüsler –Starbucks’tan Harvey Nichols’a ve Louis Vuitton’a- yeni kredi kartlarıyla silahlanmış iştahlı bir milleti kucaklıyor.

Şehir insanının en savurgan kesiminin toplandığı Kanyon Alışveriş Merkezi’nin 33 yaşındaki Kanadalı müdürü Lehto’ya göre, “Türkiye iki farklı dünya arasında kapana kısılmış bir ülke” ve “Eski İstanbul’un modern İstanbul’la hiçbir alâkası yok”.
Bir zamanlar Konstantinopol olarak bilinen şehrin tepeleri boyunca, muntazam iş merkezleri, yeni yapılan camilerin ince minareleri kadar hızla yükseliyor ki, Batı kapitalizmiyle İslamî hassasiyetlerin aynı biçimde ilerleme kaydettiği bir ülke burası.
Kalabalık Taksim Meydanı’nda, mini etekleri ve kış taytlarıyla genç kızlar, başlarını örtmüş ve ayak bileklerini geçen pardesülere bürünmüş kadınlarla aynı kaldırımı paylaşıyor. Boğaziçi’nin Avrupa yakasında hıncahınç dolu gece kulüplerinin bangır bangır çaldığı müzik, dinî duyarlılık bakımından muhafazakâr kesimlerin yaşadığı ve dahilinde alkol satışının yasaklandığı Anadolu yakasına ulaşıyor.
Avrupa’nın Müslüman dünyayla olan bağlarının düşüşte olduğu bir demde, Batılı hükümetler, uzun bir zaman Batı’nın laik demokrasileriyle Doğu’nun İslam toplumları arasında siyasî bir köprü olarak mütalaa edilmiş bir ülkeden gittikçe artan şiddette uzaklaşıyor.
Pazartesi günü Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları, Kıbrıs Rum Kesimi’ne liman ve havaalanlarını açmayan Türkiye’ye nasıl bir cevap verileceğiyle ilgili olarak bir uzlaşmaya vardılar. AB, Türkiye’nin bir iyiniyet göstergesi olarak bu adımı atmasını talep etmekteydi.
Bakanlar, katılması hâlinde Birliğin ilk Müslüman ülkesi olacak Türkiye’nin gayretleri üzerindeki müzakereleri bitirmemeye ancak yavaşlatmaya razı oldular. Tamamlanması için bir on yıl daha geçmesi gerekecek esnek bir süreç sözkonusu olduğundan, müzakerelerin toplam 35 anabaşlıktan 8’i üzerinde ertelenmesi tarzında Pazartesi günü alınan karar, aslında nispeten yumuşak bir azarlama olarak da addedilebilir. Yine de, Türkiye’nin, Birliğe asla üye olamayacağına inanan Avrupalı ve Türklerin sayısı hızla artmakta.
Türkiye, geçtiğimiz günlerde, Güney Kıbrıs’a dönük hava ve deniz trafiğine bir liman, bir de havaalanını açabileceğinin işaretini verdi. Ada, Kıbrıslı Rumların Yunanistan destekli bir darbe teşebbüsünde bulunmaları sonrasında 1974’de Türk askerlerince işgal edilmişti ve o zamandan bu yana ikiye bölünmüş durumda. Kıbrıs, Kıbrıs Rum Hükümeti tarafından temsil edilecek şekilde 2004 yılında AB’ye kabul edildi. AB Dışişleri Bakanları, Pazartesi günkü toplantıda Kıbrıs Türk Kesimi üzerindeki ekonomik tecridin kaldırılması hususunda bir görüş birliğine de vardı, ancak, müşahhas herhangi bir eylemi gelecek seneye ertelediler.
İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Ángel Moratinos, Pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan toplantıdan sonraki

açıklamasında, “Bir taraftan da bu ikili mesajı göndermek önemliydi, bir tren kazası olmayacak,” dedi ve ekledi: “Ancak, bir yavaşlama olacak”.
NATO askerî ittifakı içindeki tek Müslüman ülke olan Türkiye’yle Avrupa toplumları arasındaki çatlak, her iki tarafın da benzer şekilde kendi millî kimliklerini fırtınalı bir sosyal ve kültürel değişim ortasında tanımlama mücadelesi vermesi ve bu yüzden kendi içlerinde de zaten bölünmüş oldukları bir zamanda ortaya çıktı.
Fransa gibi, Türkiye’nin AB’ye girişine en çok karşı çıkan Avrupalı hükümetlerin bazıları, kendi ülkelerinde gün geçtikçe artan ve kendileri için huzursuzluk kaynağı olan Müslüman nüfusla başa çıkmaya çalışıyor. Aynı şekilde Türkiye de, hâkim nüfusu daha bir dindarlaşırken, ateşli bir laik devlet olarak kalma mücadelesi veriyor.
Türkiye’nin üyelik teşebbüsünü torpilleyip batırmaya bakan Avrupalı bürokratların sayısı çok da fazla değil aslında. Çoğu, Müslüman dünyayla laik Avrupa arasında yapılacak bir barışta Türkiye’nin hayatî bir rol oynayabileceğine inanıyor.
Analist ve diplomatlara göre, muhalefet, daha ziyade, şüpheli seçmenlerin taleplerine cevap veren kırılgan siyasî liderlerden geliyor. Avrupa Birliği vatandaşları, AB’nin en yüksek nüfuslu üyesi olabilecek Müslüman bir ülkenin katılımı akabinde yeni bir Müslüman göçmen akınının başlamasından korku duyuyor çünkü.
“Eğer Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları arasında bir anket yaparsanız, hepsi Türkiye’yi AB içinde istediklerini söyleyecektir, ama şayet bu kamuoyu yoklamasını halk arasında yaparsanız, tümü onları atın diyecektir,” şeklinde konuşuyor Avrupa’da görevli Amerikalı bir diplomat.
Geçen hafta, Başkan Bush’un, Ortadoğu’daki krizi yatıştırmak üzere Irak Çalışma Grubu’nun İran ve Suriye’yle görüşmelere başlanması yönündeki teklifini reddettiği aynı gün, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Tahran ve Şam’la yaptığı görüşmelerden henüz dönmüş ve Şam’a iade-i ziyarette bulunmak üzere uçağa binmeye hazırlanıyordu.
Önde gelen siyasi analistlerden Mehmet Ali Birand, “Bu bir şov değil, bizim de başka alternatiflerimiz var,” diyor ve

ekliyor: “(Erdoğan) Avrupa’nın huysuzluğuna maruz kaldıkça, her zamankinden daha fazla Ortadoğu’ya yoğunlaşıyor. Irak’tan, İran’dan dolayı korkuları var ve bu meseleler üzerinde harekete geçiyor”.
Birand ve diğerleri, Türkiye’nin üyelik teşebbüsünün Avrupa tarafından reddedilmesinin, ülkede daha derin İslamî hassasiyetlere yol verecek bir süreci hızlandıracağından korkmaktalar. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından geçtiğimiz yaz yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre, görüşüne başvurulan Türklerin yüzde 46.5’i kendilerini “oldukça dindar” olarak tanımladı ki, bu oran 1999’da yüzde 25’ti.
Fakat aynı araştırma, başını örten kadınların oranının yüzde 53’ten yüzde 43’e düştüğünü gösterdi ve ülkede İslamî bir düzen isteyen Türklerin oranı da yüzde 21’den yüzde 9’a geriledi.
Geçen ay, beş kez başbakanlık yapmış Bülent Ecevit’in cenazesinde yürüyen onbinlerce kişi, “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırmaktaydılar ve muhalefetteki siyasi liderlerin demesine göre, bu slogan Erdoğan’ı ve onun iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni hedeflemekteydi. AK Parti, büyük ölçüde başarısız kalmış da olsa, kadınların üniversitelerde ve kamudaki meslek alanlarında başörtüsü takmasını yasaklayan kanun dahil, ülkenin ziyadesiyle laik yasalarının bazılarını kaldırmaya teşebbüs etmişti.
İstanbul’da taksi şöförlüğü yapan ve verdiği kılavuzluk hizmetlerine yabancı turistleri cezbetmek üzere bir de internet sitesi bulunan İhsan Aknur, Avrupa’nın Türk toplumundaki paradoksları iyi anlaması gerektiğini söylüyor. Şehrin tıkanmış bir caddesi boyunca trafikte seyrederken, şöyle konuşuyor Aknur: “Ekonomi iyi gittiği müddetçe Türkler yüzlerini Batı’ya çeviriyor, fakat, şayet ekonomi kötüleşmeye başlarsa, hemen ibadete dönüp, daha dindar oluyorlar”.
Türkler, Avrupa'da yükselen Türkiye karşıtı havaya gittikçe artan bir şiddette kızgınlık duyuyor. Buysa, Avrupa Birliği

üyeliğine karşı olan dinî çevrelerin liderlerini güçlendiren bir nitelik belirtmekte.
"Batı hiç de samimi değil; Türkiye, Batı tarafından kullanılıyor," diyor İslamî bir dergi olan Yeni Furkan'ın editörü Saadettin Ustaosmanoğlu. "Türkiye Doğu ile Batı arasında bir köprü olduğu için, Batılının kafa yapısı nazarında, Batı'nın Doğu'ya karşı işlediği cürümlerin hesabını verme saati gelip çattığında, suları durultabilecek önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorlar Türkiye'nin."

Furkan Dergisi, Şubat 2007

16:12 - 15/2/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Yeni Harman Dergisi (Röportaj)

Kategori: Roportajlar

 

Nakşibendi Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni, cemaatin önde gelen isimlerinden Sadettin Ustaosmanoğlu, yeniHarman’ın sorularını yanıtlıyor:

“Ferrarisini Satan Adam okuyarak bizi anlayamazsınız”

Mahmud Ustaosmanoğlu, Nakşibendi Şeyhi. 1931 yılında, Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. Yakınlarının verdiği bilgiye göre “ilk tahsil”ini babası Ali Efendi ile yaptı. Hafızlığa, Of’ta başlayan Ustaosmanoğlu, bir süre Kayseri’de Arapça okudu. Eniştesi Hacı Dursun Efendi’den icazet aldı. Askerliğini yapmak için gittiği Bandırma’da, birliğine teslim olmadan bir camide Kur’an okurken Ali Haydar Efendi’nin muridlerinden Hacı Emrullah Efendi’nin dikkatini çekti. Ali Haydar Efendi’yle tanıştı.

Ali Haydar Efendi, Nakşibendi tarikatinin Halidî koluna mensuptu. Cemaatine göre, zamanın “Kutbu’l Aktabı”ıydı. Kutbu'l Aktab, değirmen taşının miline verilen isim. Tasavvufta, evrenin manevi yönetiminden sorumlu veliler hükümetinin başkanına da bu sıfat verilmiş. Mutasavvıflara göre, değirmen taşı milin çevresinde döndüğü gibi bütün evren de kendisinin çevresinde döndüğü için “veliler başkanı’na kutub denilmişti.

Ali Haydar Efendi’nin Şeyhi ise, Bandırma’da Mevlana Ali Rıza el-Bezzaz Kuddise Sırruh idi. Tekkesi ve kabri de Fatih Çarşamba’da Cebecibağı mahallesindeki Şeyh İsmet Efendi Dergahı’ndaydı. Mahmud Ustaosmanoğlu, İstanbul’da tamamladığı askerliğinin ardından Ali Haydar Efendi tarafından, Çarşamba semtindeki İsmailağa Camii’ne imam olarak görevlendirildi. 1894’teki büyük İstanbul depreminde harap olan İsmailağa Camii, Ustaosmanoğlu tarafından onarıldı ve işlerlik kazandı.

İsmailağa Camii, 1723’te Şeyhülislam Ebuishak İsmail Efendi tarafından yaptırılmıştı. Cemaatin kurucu Şeyhi de oydu. Ebuishak İsmail Efendi, 1645’te Çarşamba’da doğmuştu.

Ali Haydar Efendi, Cumhuriyet’in ilanının ardından 1926’da, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Altı ay cezaevinde kaldı. 1960 yılında 90 yaşında öldü ve Şeyhliği ve postu Mahmud Ustaosmanoulu devraldı. Verdiği vaazlarla büyük ses getiren Ustaosmanoğlu, 1985 yılında soruşturmaya uğradı. İlk genel seçimlerde Turgut Özal liderliğindeki ANAP’ı, ardından da kapatılan Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’ni destekledi. 12 Eylül darbesinin ardından, “90”lara doğru, Çarşamba semtinde büyük bir potansiyele ulaşan Ustaosmanoğlu

cemaati, özellikle 28 Şubat sürecinde, kılık kıyafetleri ile gazete ve televizyonların hedefi oldu.

Cemaati mateme boğan ilk kurşun 17 Mayıs 1998’de sıkıldı. Mahmud Ustaosmanoğlu’nun damadı ve Çukurçeşme Camii İmamı Hızır Ali Muratoğlu, 17 Mayıs 1998’de İsmailağa Camii’ndeki sabah sohbeti sırasında 6 kurşunla katledildi. Sekiz yıl sonra, geçen ay ikinci cinayet işlendi. İsmailağa Camii’nin emekli imamı Bayram Ali Öztürk yine bir pazar sohbeti sırasında aynı camiide öldürüldü. Katil Mustafa Erdal da, bir iddiaya göre, kendisi ile birlikte gelen 3 kişi tarafından, bir başka iddia ve kamuoyunun genel kanısına göre ise cemaat tarafından linç edildi.

Saadettin Ustaosmanoğlu, Şeyh Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni. 1959 Trabzon doğumlu. İslamcı camianın entelektüel isimlerinden. Aktardığına göre “ilk ve ortaokul sonrası medrese eğitimi” gördü. 1999-2005 yılları arası İBDA-C davasından Metris, Kartal ve Bolu F Tipi cezaevlerinde yattı. Cezaevine girmeden önce Furkan dergisini çıkaran Saadettin Ustaosmanoğlu şu an Yeni Furkan dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yapıyor. Bugüne dek herkes konuştu, onlar sustu.

Sadettin Ustaosmanoğlu, yeniHarman’ın sorularını yanıtladı:

Kutlu ESENDEMİR

- Başınız sağolsun.

Teşekkür ederiz...

- İsmailağa cemaati Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu ile akrabalık bağınız nedir?

Mahmut Efendi, babamın hem amcasının, hem de teyzesinin oğludur.

- Cemaatle bağlantınızı nasıl açıklarsınız?

Benim cemaatle bağlantım burada bulunanlar gibi gönül bağıdır, fakat sadece “gönül bağı” kelimesiyle açıklanmayacak kadar da girifttir bu bağlantı. Zira tasavvufun mahiyetinden ciddi manada biraz olsun nasiplenenler “gönül bağı” kelimesinin harflerden ibaret şekiller olduğunu, asıl meselenin kelimelerin ötesine geçilerek yakalanabilecek mana olduğunu bilirler. Bu manadan olmak üzere, meselenin aslına temas uzun süreceğinden, sizin de yerinizin müsait olmamasından girmek istemiyorum.

- Yoo, buyrun?

Öyleyse bir grizgah yapalım... Psikolojiden, psikiyatriye her alanda meçhul kalmış insanın keyfiyetini anlamak adına muazzam bir çaba var. Batı medeniyetinin gelip tıkandığı nokta da ehlince görünüyor; muazzam bir kaos söz konusu. Sıkışmış, sıkıştırılmış insan ruhu her yönüyle patlamanın eşiğinde. Fert başına gelirin en yüksek olduğu ülkelerde intihar olaylarının fazlalığı da gösteriyor ki, susamış insana benzin içirmenin bir faydası yok. Susuzluk hissinin mana iklimlerindeki zaaftan kaynaklandığını idrak edemeyenler habire benzine yükleniyorlar. İnsan gübre makinesi değildir ve idealsiz yaşayamaz. İdealse fıtrata uygunluğu derecesinde susuzluğu giderebilir. Herkesin hakikati kendine olduğuna göre, “Hakikatin hakikati ne?” sorusuna muhatap oluyoruz ki, pratiğin sonsuz tekrarıyla mutlak doğruya ulaşmak mümkün olmadığına göre, ilk başta mutlak olana teslim, sonra da bağlı akılla sonsuz arayış teşebbüsü. Mukaddeslere dogma gözüyle bakanların aklı ne kadar dogmalaştırdıklarını anlamaları gerekir. Teslimiyetin -iman- olmadığı yerde putların sadece şekli değişir, istediğiniz kadar, akıl, akılcı vesaire deyin. Bir rus müzisyenin marksist açıdan müziği tarif edemediği için intihar etmesindeki mânâya dikkatle bakmalı.

- Kimdir bu müzisyen?

Şimdi adını hatırlamıyorum, kitaplardan bakmalıyım. Daha fazla uzatmadan konuya girelim. İnsanın içine düştüğü, düşürüldüğü çaresizlik ona muhtaç olduğu şeyin sunulması gereğini ihtar ediyor. Ve; sunulanın fıtratına uygun olmaı gerekliliği bakımından bakarsak, fıtrata uygunluğun mutlaka yaratılış hikmetine denk düşmesi gerektiğini anlarız. Bu bakımdan şöyle sormalıyız; insana dünyaya gelirken, “Ey falan oğlu filan, dünyaya gelmek istiyor musun? Ne diyorsun?” denilmiyor. Dünyadan alınırken de sorulmuyor. Bu insanın; “Gelişim ve gidişim benim elimde olmasa da, ben hayatımı istediğim şekilde yaşarım” tafrasının ne manası olabilir ki! Yani, kime kabadayılık yapıyorsun! İnisiyatif elinde değil, ama tanrılığa soyunuyorsun vesaire... Acziyetini anladığında da iş işten geçmiş oluyor. Akıl mezara kadar rehber, sonrası kurtlara yem olmak mı? Kaldı ki, tanrılaştıran aklın menzili beşikten mezara kadar kısacık bir ara. Hem tanrı, hem ferasetsiz! Şimdi mesele şu: Tasavvufta akıl iki şekilde tarif edilir:

Akl-ı meâd, Akl-ı maaş. Birincisi mana alemine nisbeti olan akıl, ikincisi madde alemine nisbet içinde. Bu iki aklın, bu ve öte aleme yansıyan beş ayrı letâifi söz konusu. Kalb, Sır, Hafi, İhva öte aleme, Nefs-i natıka (konuşan nefs) ve anâsır-ı erbaa tabir edilen insan vücudunun teşkili olan su, ateş ve toprak bu alemden. Bu saydıklarımızın hakikatine nüfuz etmek için bir disiplin söz konusu. Bunun da adı: Tasavvuf.

Bu disipline girmiş ve kemalâta ulaşmış insanlar Akl-ı Mead’ın hakikatine nüfuz ettikten sonra Akl-ı maaş’ın kısırlığını görerek teslim olmanın manasını kavrarlar.

Bu noktada akıl ruha bağlı bir keyfiyet olarak işe yarar bir hale gelir ki, asıl aklı es geçmemek de budur. “Akıl akıl” diyenlerin bunu idrak etmesi gerekir. İşte; “gönül bağı”, zikir, fikir ve duada yoğunlaşarak, derinleşerek ulaşılması mümkün bir hakikatken, sadece bu kelimenin sarfıyla bu manayı terennüm ettiğini zannetmek, kuş resmini göstererek “bu kuştur” demeye benzer. O kuş değil, boyalardan mürekkep surettir. “Gönül bağı” kelimesi de harflerden müteşekkil suret. Şehit Bayram Ali Öztürk Hocamız’ın ismi biliyorsunuz “Mektubatçı”ya çıkmıştı.

Odunluk anlaşılıyor mu?

- Nedir bunun nedeni?

Bunun sebebi şu; İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Mektubat” isimli iki ciltlik bir eseri vardır ve Tasavvuf’un mahiyetini en iyi anlatan eserdir. Bu eserde aklın ve ruhun mahiyetleriyle ve mertebeleriyle ilgili muazzam meseleler var. Bayram Hocamız da bu kitaba en iyi hakim olanlardan biriydi ve anlattıklarını bu kitaptan anlatırdı. Aklınıza şöyle bir şey gelebilir; “Kur’an’dan anlatmaz mıydı?” Tabii ki hepsi Kur’an’dan, ama şu espri içinde; Kur’an değil, Kur’an’dan, dolayısıyla Kur?’an. Şimdi, adamın biri gazetesinde yazıyor; Bayram Hoca vaazlarını mektup şeklinde yaptığı için “Mektubatçı Bayram Hoca” diyorlar. Bu adama, akıldan, ruhdan ve mertebelerinden bahsetseniz ne yazar! Ama sorsanız çağdaştır, akılcıdır, falan... Odunluk anlaşılmıyor mu? Ve bu basının manipüle ettiği insanların halini düşünün. Mevzuyu farklı biçimde de uzatmak mümkün. Ama şöyle de bir hakikat var; Tasavvuf kaal (söz) değil, “hâl”dir... Tasavvuf anlatılamaz. Peki biz ne yapıyoruz şu an; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle söyliyelim, Tasavvuf’un anlatılamaz oluşunu anlatıyoruz. Yani Tasavvuf yaşanarak anlaşılandır, bunun da disiplini bellidir. Hariçten gazel okuyanlar durumlarının komikliğini görseler susarlardı. Ama ahlaksıza, arsıza, uğursuza söylenecek bir şey yok. Bu mana çerçevesinde tekrarlarsak “gönül bağı” Allah’ın setrine (örtmesine) muhataptır ki, bu dilden anlayanlar eşya ve hadiselere tasarruf hakkına sahiptirler ve Allah’ın nurunu tamamlayacağına dair itikatları çok sağlamdır. Bu noktada başarı ve başarıs?ızlık son derece izafidir, zira “hâl” ehli için kıymetler “üst dil- üst mana”ya göre değerlendirilir. “Bir ben vardır bende benden içerû” hesabı. Biraz da olsa meseleye değinmiş olduk zannediyorum.

Fatih Çarşamba Hıristiyanlar için de önemli

- İsmailağa Camii ve cemaati sizin için ne anlam ifade eder?

İsmailağa cemaati benim için, akılla kalbin birleştirilerek eşyanın hakikatine nüfuz etmek manasını ifade eder ki, bir önceki soruda belirttiğim gibi, meselenin kühnüne vâkıf olmak için bir hayli derinleşmek gerekiyor.

- Ne tür bir derinlikten söz ediyorsunuz?

Biraz anlatmaya çalıştım. Bir de şunu ifade edeyim; Allah Resûlü’nün şöyle bir hadisi var; “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster...” Eşya başka hakikati başka... Bana göre önümde duran şu masa masadan ibarettir. Halbuki bir fizikçi için çok farklı bir şeydir, işte molekülüydü, atomuydu vesaire. Eşyanın hakikatine nüfuz arttıkça mahiyeti anlaşılıyor ki, fizikçiler bir noktaya geldikten sonra –izafiyet teorisi, kuantum- meselenin nereye kıvrıldığını gördüklerinden ilimlerinin tarifi bâbında şöyle diyorlar: “Bu metafiziki fiziktir...” Halbuki fizik fiziktir, ruh da ruh. Metafiziki fizik olmaz. Bu, ruh kanadına teslim olmamanın direnci. Tabii Batı’da bu hâlin zuhur etmesi, için metafizik tarafının kurcalanmasına sebep oluyor ki, o zaman da işin içine Hinduzm, Budizm, yoga gibi şeyler giriyor. İslam Tasavvufu olmasın da ne olursa olsun. Fıtrat zorluyor, herşey aslına rücû edecek, başka çare yok.

- Nakşibendiler ve cemaat için Fatih Çarşamba bölgesi ne gibi özel bir anlam taşır? Cemaattekiler neden bu bölgede yaşarlar?

Fatih Çarşamba cemaat için özel bir mana taşımaz. Ama, Osmanlı döneminden beri gelen bir misyonu vardır muhitin. Bu bölge sadece Müslümanlar için değil Hıristiyan alemi için de önemlidir. Zira Patrikhane oradadır, kırmızı mektepleri vardır, Bulgar kilisesi var vesaire. “Cemaattekiler neden burada yaşarlar?” derken şunun farkedilmesi lâzım; cemaat sadece Çarşamba’da değildir, Türkiye’nin her tarafında, hatta, Batı’da bile yaşayanlar vardır, gönül bağı’nın mekan tanımayacağı hakikatini es geçmemek lâzım.

“Ferrarisini Satan Adam” okuyarak bunlar anlaşılmaz

- Gönül bağından çıkarttığınız anlam nedir?

Mesela diyorsunuz ki bana; “aşkımdan ölüyorum...” Bu cümle sizin birisini sevdiğinizin imasıdır, işaretidir, anlatımıdır vesaire. Ama benim sizin söylediklerinizden anladığımla, sizin hissettikleriniz aynı değil. Cümle benim kulağıma ulaşır ulaşmaz beynimde basit bir his olarak kalırken, siz yüreğinizi yakan ve asla anlatamayacağınız bir şeye muhatapsınız. Tasavvufta “cezbe” tabir edilen bir şey vardır ki, bahsettiğim letaifler; zikir, fikir ve dua ile kuvvet bulduğunda müridde bir hâl olarak meydana gelir. O zaman Doğu’da veya Batı’da olmanın uzaklık ifade etmediği anlaşılır. Derinleştikçe de hâller ve makamlar çeşitlenir. Bu işin önce, “ilmel yakin”, sonra “aynel yakin” daha sonrada “hakk el yakin” mertebeleri var. Mesela; Van gölü diye bir yerin varlığını biliyor olmanız ilmel yakin, gidip görmeniz aynel yakin, içine girip garkolmanız hakkal yakin manasınadır. Yoksa “Ferrarisini Satan Adam” okuyarak bunları anlamak mümkün değil.

- Cemaatin Türkiye çapında ne kadar bir gücü olduğunu düşünüyorsunuz?

Benim kanaatim aileleriyle birlikte beş-on milyon arasında oynayan bir rakama tekâbül ediyor. Bunu kesin olarak bilmek mümkün değil.

- Bu kadar yoğun ve iktidarı indirebilecek bir nufus potasiyeli, neden kendini dönüştüremiyor?

Şöyle sorabiliriz, neden Ortadoğu’da bulunan müslümanlar bu kadar kalabalıkken küçücük İsrail’in işini bitiremiyorlar? Neden halklar küresel çapta ayağa kalkmasına rağmen Batı emperyalizminin pençesinden kurtulamıyor? Neden? Neden? Neden? Bu nedenlerin mahiyeti sosyolojik olarak biliniyor aslında, ama kemikleşmiş yapılar karşısındaki çaresizlikler de ortada. Kültürel deformasyonun manipüle ettiği kitleler, madde ve manada kültürel operasyona tabi tutulmadıkça yapılabilecek çok şey yok.

- İsmailağa cemaati ideolojik olarak dünyaya nasıl bakar? Siz bu cemaatten farklı mı düşünürsünüz?

Cemaatin bildik mânâda bir ideolojisi yoktur. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; cemaat mana olarak -özellikle bu kelimeyi Mahmud Efendi’yi kasden söylemeliyim- bildik manada ideolojilerin murad ettiği bir noktadadır. Ben de nakşî olmam hasebiyle farklı bir düşünceye mensup olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Özal tedbirsiz miydi, kürsüde vuruldu?

- Kendine dönük ve sessiz, sakin yapısıyla bilinen cemaatiniz, 8 yıl içinde işlenen iki cinayetle sarsıldı. Önce akrabanız, İsmailağa Camii İmamı Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) Şimdi de Bayram Ali Öztürk benzer biçimde katledildiler ve bu cinayetler Türkiye’nin gündemine oturdu. Cinayetin nedenini sormadan önce, bu kadar güçlü bir yapısı olan cemaatiniz kendi ruhani liderlerini korumaktan yoksun mu?

Önce şunu düzelteyim, Hızır Hocamız İsmailağa’nın değil Çukurbostan Camii’nin imamıdır. Ruhani lideri korumaya gelince, başta şunun bilinmesi lazım, bir önder ne için korunur? Siyasi arenada eli olmayan, tek derdi Müslümanların İslami emirleri daha derinden hissederek hayatın gayesi üzerinde derinlemesine bir tefekkür sahibi olmalarına gayret eden bir insan, her şeyden önce böyle bir saldırı hadisesini çok fazla mevzu etmez. Buna rağmen her insan gibi tabii olarak Hızır Hocamızın cinayetinden sonra herkes kendince bir tedbir almıştır. Ama biz tedbirin takdiri bozmayacağına da inanırız. (Turgut) Özal tedbirsiz miydi, kürsüde vuruldu?. (Jonh F.) Kennedy ABD’nin başına geçmeyi bildi de tedbir almayı mı bilmedi? Misaller uzatılabilir.

- Cinayeti nasıl haber aldınız ve o an ne hissettiniz?

Cinayet günü memleketteydim. Düşünün; ikinci kez camide işlenen bir cinayetin haberini alıyorsunuz. Bir şeyler düşünmüşsünüzdür ama, içinde bulunduğunuz o anın ruha yansıyan yapısını kelimelerle bir yere kadar izah edebilirsiniz.

- Cinayetin ardından Mahmut Ustaosmanoğlu ile görüştünüz mü?

Hayır. Kendisinin rahatsızlığı zaten had safhada. Çok zaruri haller dışında kendisini rahatsız etmek istemeyiz.

- Amcanızın cinayete tepkisi ne olmuuş? Neler hissettmiş? Öğrenebildiniz mi?

Ehlullah tabir ettiğimiz Allah dostların?n halleri çok farklıdır. “Şöyle dedi”, “böyle tepki verdi” gibi kelimeler anlatılmak istenen manaya pek uymaz, bu sebeple bu hususi meselenin anlatılmasında bir faide görmüyorum.

- Kendisini taziyeye gittiniz mi?

Biraz önce kısaca izah ettiğim sebepler sorunuzun cevabıdır.

- Bu iki cinayette de hedef amcanız mıydı?

Mana olarak evet. Hedef temsil makamında olduğu mana idi. Bunun ötesinde bildiklerimi mahremiyet kabul ettiğimden söylemek istemiyorum. Bir gün inşallah...

- Peşpeşe işlenen iki cinayet sizce neden?

Bu cinayetler hususi manada İsmailağa cemaatini hedef almış gibi görünse de, umumi manada mesele İslam’ın yaklaşan ayak sesleriyle ilgilidir. Açıkta kopan dalga kıyıda patlamaya başladığında konjöktürün dünya çapında değiştiğini, kendilerine göre tehlikenin iyice yaklaştyığını gören sömürgeciler, tabii olarak tedbir makamına yöneldiler. Bu bakımdan şunu ifade etmemiz mümkün; bu işin ucu Patrikhane’den Vatikan’a kadar bir çok adresi işaretleyip zan altında bırakıyor. Zira, servislerin işlerini ne kadar temiz yaptığını bilmeyen var mı?

- Bu servislere neden karşı koyamadınız ya da bir alternatif oluşturamadınız?

Bu bizim işimiz değil, devletin işi. Ömer Lütfi Mete’nin ifadesiyle söyleyelim; Türkiye’de derin devlet yok derin çeteler var, derin çeteler üzerinden servislerin müdahalesi var. Yani çarşı karışmış, neye alternatif koyacaksınız?

Katil meczuptu; Ahmet Hakan da!

- Bu cinayetin ardından Patrikhane ve Vatikan’ı işaret etmeniz kimi gazetecilerden tepki gördü. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun, “Cemaate iki yıldır devam eden o meczubun eline bıçağı “Patrik” mi verdi? Hadi diyelim ki öyle oldu. Cemaatin linç girişiminde bulunmasına da mı “Patrik” neden oldu? Patrik cemaatin içine girip “Vur cemaat!” mi dedi?” diye soruyor.

Ahmet Hakan’ın her şeyden önce şahsiyeti sorgulanmaya muhtaç, meselemiz bu olmadığı için girmiyoruz, ama şu kadarını da bilmediğini zannetmemiz saflık olur; herkesin kabul ettiği üzere iki cinayette son derece profesyonelce işlenmiş, polis de aynı şeyi söylüyor. Bu şartlarda “O meczubun eline bıçağı patrik mi verdi?” sorusunun cevabı ancak şu olabilir; “Hayır, patrik değil Ahmet Hakan verdi...” Bu soruya başka ne denebilir ki? Belki şu da eklenebilir; Katil meczuptu; Ahmet Hakan da!

- Bayram Ali Öztürk’ü öldürdükten sonra katil zanlısı Mustafa Erdal linç edildi. Bu da cemaatinizi bağlayan sosyal bir vaka değil midir?

Herhangi bir cemaati bağlayan sosyal bir vak’anın, zaten bir sosyalliğin ifadesi olan cemaate nisbetle ne mana ifade ettiğini anlayamadım. Yani, bundan sorumlusunuz denilmek isteniyorsa, savcılar var, hakimler var vesaire... Şöyle diyebilir miyiz meselâ: yeniHarman dergisi çalışanlarından filanca, yüz kızartıcı falan işi yaptı, dolayısıyla; bu sizin cemaatinizi “topluluğunuzu- gurubunuzu bağlayan sosyal bir vaka değil midir? Tabii ki öyledir, ama bu işte sizin dahliniz nedir ona bakılır. Burada şunu tesbit etmemiz lâzım; bu konuda basın olayın ne olduğu üzerinde değil, işi gücü pislik yapmak, yine bize bir gazetecinin söylediği şu söz perdenin biraz aralanmasına yardımcı olur zannediyorum; “Yirmi yaşında bir gazeteci gidip bir emniyet muhabirinden duyduklarını yazıyor, diğer basın organları oradan aparıp biraz da kendisi bir şey katarak servis yapıyor. Bunun adı da habercilik.” İnsan bir meseleye girerken önce bir altyapıya sahip olur, sonra da densizlik yapmamak için edeplice mevzuya aşina olmaya çalışır. Şimdi burada bir cinayet işlenmiş, bu cinayet cami içinde işlenmiş ve tasavvufi yönü olan bir cemaatin bir ferdine karşı işlenmiş. En azından bir başsağlığı ile girilmesi gerekmiyor mu mevzuya? Paldır küldür lincin hesabı sorulmaya kalkılldı, arkasından hiç bilmedikleri “üst dil- üst mana” ifade eden tasavvufa en adice saldırılar. Bunun tam ifadesi şudur; kuduz İslâm düşmanları fırsatı buldular mı kaçırmazlar! Muhalif olmak başkadır, kuduz olmak başka.

“Ben de keşke orada olsaydım” dediniz mi?

Keşke orada olsaydım gibi bir şey de aklımdan geçmedi... Mevzu seyirlik değil ki! Seyirlik olmayan mevzu, ortadaki tüm hukuksal ve insani tabloyu yok etmedi mi? Hukuksal ve insani tablo... Ne demek?.. Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle; “Birleşmiş Milletler Domuzlar Diktatöryası”nın ABD güdümünde dünyaya dayattığı hukuk (!) ortalığı kasıp kavururken, insanlığın içine düştüğü, düşürüldüğü durum ortada değil mi? Tabii ki bir şeyler yok ediliyor, ama siz orada olduğunuz için bu değerler yok olmaktan kurtulamayacaksa?..

Zanlının öldürülüşünden de üzüntü duydunuz mu?

Katilin öldürülüşüne değil, bir İslam alimini, bir insanı öldürdükten sonra tövbe fırsatı bile bulamadan öldürülüşüne üzüldüm. Yaşasaydı belki tövbe fırsatı bulacaktı.

Katil zanlısını tanır mısınız? Nasıl bir kişiliktir?

Hayır.

Sizce bu iki cinayetin de sorumluları bulunacak mı?

Hayır, mümkün değil. Daha öncede söyledim, servisler temiz iş yaparlar!

Derin devlet kavramı sizin için ne alam taşıyor? Hukukun geçerli olduğu ülkelerde ve de gizli işlerde bile hukuksuzluğa tahammül etmemek şartıyla derin devlet olumsuz bir şey değildir. Hukukun göstermelik olduğu ülkelerde ise derini değil, sığı bile bir mana ifade etmez.

Mevzu mahkemede

Cinayetin ardından Ankara’da, çete davası sanığı Kasım Zengin ve müteahhit Muzaffer Ergin’in cemaatinize yönelik suçlamaları oldu. Birinci iddia, söz konusu kişilerin Ankara’da cemaatin isteti ile bir market açması ve bu markete el konulması. Nedir bu market olayı ve Zengin ile Ergin’in açıklamaları?

Bu mevzu ile ilgili basında adı geçen Metin Balkanlıoğlu Hoca bu meseleyi mahkemelerde takip edeceğini söyledi. Diğer elemanların söyledikleri şeyler tabii olarak daha önceden hazırlanmış tezgahın ürünleri. Ortada bir cinayet var, adamlar dört beş ay önceki mevzuyu bu cinayet üzerinden gündeme getiriyorlar, eh demek ki hesaplar ona göre kotarılmış.

Söz konusu kişiler, İsmailağa Camii’nin ikiyüz metre ilerisinde sorgulandıklarını ve Şeriat Mahkemesi’nde yargılandıklarını söylüyorlar. Cemaatin içinde böyle bir hukuk mu var?

Tasavvufun mahiyetini bilmeyenler için bu tür iftiraların belki az buçuk inanılacak bir tarafı vardır. Ama Tasavvuftan haberdar olanlar için asla.

- Cemaatin Çeçenistan’a adam yolladığı, oradan gelenlerin de cemaate katıldıklarını ve silahlı bir güç oluşturdukları da iddialar arasında.

Ne diyeyim. Ağzı olan konuşuyor.

- Cemaatin 200 milyon ile 1 milyar dolar bir servetinden söz ediliyor. Bu doğru mu? Sizin cemaatinizin ekonomik çapı nedir?

Keşke olsa. Sonra böyle bir servetin olması kimi hangi maksatla ilgilendirebilir ki? Masonların serveti niçin kimseyi ilgilendirmez. Sömürgecilerin kapı kulu basın tabii ki masonların var olan servetini aramaz da, bir İslam cemaatinin olmayan servetini abartır. Ahlaksızlık.

- Peki cemaatinizin ekonomik gücü nedir?

Her vakıf insani bir hizmet peşinde koşmak durumundadır. Bunun için sebepler arar. Bu sebepler de genelde biraz varlıklı olan kişilerin makbuz karşılığı yaptığı yardımlardır. Bunun dışında her cematin, her topluluğun içinde kendi aralarında yaptığı ticari faaliyetler vardır ve bunlar hususi servetlerini teşkil eder. Şayet zenginse, kişinin zenginliği cemaatin zenginliği veya serveti manasına gelmez. Sonuç itibariyle, az veya çok servete değil, o servetle yapılan hizmete bakmak lazım. Bu manadan olmak üzere cemaatin ekonomik gücünün ne olduğunu resmi birimler daha iyi bilir.

- Siz İBDA C davasından yargılandınız ve cezaevinde kaldınız. Siyasal düşünceleriniz Amcanız Mahmut Ustaosmanoğlu ile aranızda sorun yarattı mı? Kendisinin bu konuda size bir açıklaması ya da karşı çıkışı oldu mu?

Mahmut Efendi benim, İslam’dan başka bir derdimin olmadığını bildiğinden bana aynen şunları söylemiştir; “Alnınızın akıyla gittiniz, alnınızın akıyla geldiniz, inşallah böyle devam edeceksiniz.” O’nun meselesi “zâhir” ve “bâtın”ı birleştirerek kemâlata ulaşma meselesidir. Bunun dışında bir şeyler arayanlar boş dönerler.

Muhitin mini etekli muhtarı doğru adres

- Cemaatiniz, özellikle 28 Şubat sürecinden sonra, Fatih Çarşamba’daki yaşam biçimleriyle, kılık kıyafetleriyle sık sık gündeme geldi.

Sadece 28 Şubat’la değil. Bu meseleyi birileri temcid pilavı gibi zaman zaman pişirip milletin önüne koyar. Niyetleri bellidir. Esrar trafiğinin ilköğretim mekteplerinin önüne kadar sızmış olması kendilerini ilgilendirmez. Henüz çocuk denilecek yaştaki kızların fuhuş batağına sürüklenmesi de bunları enterese etmez, ama kendi halinde yaşayan bir cami cemaatinin cübbesi kendilerini fevkalade ilgilendirir. İnsaf bunun neresinde ve bu taifeye şahsen siz hangi ismi uygun görürsünüz?

- Bu cemaat kendi içinde nasıl yaşar? Hayata nasıl bakar?

Cemaatin kendi içi diye bir şey yok. Herkes gibi bu toplumda yaşıyorlar. Muhitin mini etekli muhtarı herhalde bu meselenin cevabı için en doğru adrestir, diyor ki; “Bayram Hoca bu kadına oy vermeyin deseydi ben muhtar olabilir miydim?”

- Cemaat üyelerinin sosyo-ekonomik durumları nedir? Genelde çalışırlar mı? Kadınların durumu nedir?

İşsiz yok denecek kadar azdır. Herkes bir işle meşguldür, ailesini geçindirecek bir maişeti vardır. Esnaftır, tüccardır vesaire. Kadınların da evlerinde ev işleriyle, zaman zaman da ailelerine katkı gerekiyorsa dikiş dikmek ve benzeri işlerle yardımcı olmaya çalışırlar, yani tipik Türkiye halkı.

- Kadın özgürlüğü sizin için bir anlam ifade ediyor mu ve bunun açılımı nedir?

Kadın veya erkek özgürlüğü ancak fıtrata uygun yaşamakla elde eder. Bir kadının başının açık olması onun özgürlüğü manasına gelmediği gibi, kapalı olması da özgürlüğünün kısıtlandığı manasına gelmez. Bir ekonomist üzerinden misallendirirsek: Mesela Hindistan’a giden bir ekonomist; “Yahu bu adamlar aptal, açlıktan öldükleri halde, ortalıkta dolaşan inekleri tanrı diye kesip yemiyorlar” derse hakiki ekonomistler güler. Hadisenin psikolojik, sosyolojik, ontolojik, metafizik vesaire yönleri var. “Kes şuradan iki inek, memleket kurtulsun” bedavacılığı yok... Durum bundan farklı değil; “çağdaş”, “ilerici”, “muas”r medeniyet” falan gibi laflarla bu işler hallolmaz. Olsaydı dayak yiyen kadınların sayısı Batı’da bu kadar çok olmazdı herhalde. Hürriyet sahibiler ya! Fıtrat unutulunca, kadınlar erkek rolüne soyundu, Erkekler de efemine davranış triplerinde. Tabii sanayi devriminde ucuz işçi devşirmek için kadına hürriyet üçkağıtçılıklarını da unutmamak lazım. Hülasa kadın özgürlüğü de, erkek özgürlüğü de, hadiseye nasıl baktığınıza bağlı. Her meselede olduğu gibi kadın özgürlüğü meselesinin de özüne inmek bakımından Salih Mirzabeyoğlu’ndan şu satırları okumalıyım:

“Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmayacağı ve doğrunun değişik şuur, zihin ve anlayışa göre değişmesi temel tesbiti içinde, ya hiç başvuramayacağımız, başvuracak sistemin olmaması durumuyla karşılaşıyoruz ki, ya hayatın akışına seyirci kalacağız veya insan üstü “mutlak fikrin” objektifinden hadiseye, eşyaya ve insana bakarak ona göre yorumlayacağız. “Çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmak kâfir takım?ına, 1976’dan başlayarak İslam’ın “çağlarüstü mutlak fikir” olduğunu, niçin böyle olduğunu anlatma mücadelesi verdik. Buluş hangi yollardan uçmuş olursa olsun, gerçek bir nefs muhasebesi yapmış ve eski şaşaalı kimliğini bir anda terketme yüceliğini göstererek büsbütün büyümüş bir haysiyeti temsil eden Roger Garaudy (Fransız yazar), 1983’de aynen şunu söyledi: “Zaman, çağlarüstü mutlak fikre tabidir; çağlarüstü mutlak fikir, zamana değil!” Ya her idrakın aradığının mutlak olarak doğrusunu gösteren İslam veya hiçbiri!” Kadın özgürlüğü meselesinde de kadının çağlarüstü mutlak fikre tabi olmaktan başka çaresi yok diyerek noktalayalım istersen.

- Erkeklerin ve kadınların eğitim durumu nedir cemaatinizde?

Ortalama bir eğitim diyebiliriz. Burada asıl anlaşılmas? gereken şu; eğitim de herşey gibi izafi bir şey. Biri eğitimden eşyanın hakikatine nüfuz etmeyi anlar, diğeri de, şuursuzca Batı’yı taklid etmeyi. İkincisinin üniversite bitirmiş olması, eğitiminin ortalamanın üstünde olduğu manasına gelmez tabii olarak.

- Ağırlıklı olarak, İstanbul’a hangi kentlerden gelmişlerdir?

Her kentten gelenler vardır. Belki Mahmud Efendi’nin Trabzonlu olmas? hasebiyle oradan gelenlerin fazlalığı sözkonusu olabilir.

- Son seçimlerde cemaat üyeleri ağırlıklı olarak AKP’yi mi desteklediler? Hangi siyasal eğilimleri vardır?

Cemaatin inisiyatifinde olan bir şeydir. Böyle bir karar alınmaz. Ama bir kahvehane cemaatinde de olduğu gibi insanlar birbirlerini bir yerlere oy vermeye teşvik edebilirler. Siyasi eğilimleri yoktur.

- Eskiden tek katlı evlerde oturan “Öteki Türkiye” şimdi sitelerde, çok katlı evlerde yayıyor. Bu onların yaşamını, mutluluklarını nasıl etkiledi?

Bu insanlığın topyekun nereye gittiğinin de bir göstergesi. Dününü hatırlamayan bahtsızlar bu günde huzur içinde olamazlar. Dün sömürgecilere karşı yumruk sıkanlar, şayet bugün kendilerine yumruk sıkan birilerinin çaresizliğini görmezlikten geliyorsa vay halimize.

- Türkiye’de yaşanan büyük yoksulluktan islami taban nasıl etkileniyor? Cemaat hayatı onların yaşamını kolaylaştıran bir sosyal kurum mu?

Bu yoksulluk milleti perişan etti. Sosyal yaraların açılmasına sebep bu hal bir şekilde telâfi edilmeli. Her topluluk tabii olarak içinde barındırdığı fertlere yaşamının kolaylaşmasında yardımcı olmalı. Fakat asıl önemlisi devletin bu hâle bir çare bulmasıdır. Mevzuya girersek uzar...

Tayyip Erdoğan, iman noktasında zaaf içinde

- Sadettin Ustaosmanoğlu; AKP iktidarına nasıl bakıyor?

Bu memlekette ipin ucunun kimlerin elinde olduğu malum. Bu şartlarda maçı kazansanız bile “maç iptal” düdüğü ile her şeyin elinizden alınmayacağına dair bir garantiniz yok. Boşa kürek çekmelerden bu millet bir gün usanacak ki, bunu her alanda alametleri görülmekte. AKP veya bir başkası, sorun hükümetler değil ki. Kaldı ki AKP’nin de kükremelerinin ne kadar kof olduğu anlaşıldı.

- Başbakan Tayyip Erdoğan’ı nasıl tanırsınız, nasıl bilirsiniz?

Tayyip Erdoğan şahsi görüşüme göre söylersem; iman noktasında büyük bir zaaf içindedir. Ameli planda bir şey söylemeye gerek yok, hal meydan da. “İktidar olduk ama muktedir olamadık” diyen bir Başbakan hakkında söyleyecek bir söz kalmamıştır. Cemaziyulevvelini ise konuşmak istemiyorum.

- Kendisiyle tanışıyor musunuz? Ahbaplığınız oldu mu eskiden?

İstanbul İl Başkanlığı yaptığı ve Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde karşılaştığımız olmuştur. Ahbaplığımız yoktur.

- Kendisi ile son dönemde hiç görüştünüz mü?

Hayır.

- Öztürk’ün öldürülüğünün ardından size taziyede ya da başsağlığı dileğinde bulundu mu?

Birilerini aradıysa, bilmiyorum.

- Bir görüşe göre, Tayyip Erdoğan, geçmiş siyasal çizgisini cezaevinde kırdığını savunuyor. Kendisini tanıyan biri olarak siz buna katılır mısınız? Sizce Erdoğan nasıl bir değişim gösterdi?

Bu siyasal çizginin mahiyetini sormak lazım. Boş laflarla olmaz. Evet, kırılan bir şey var ama o siyasi çizgi değil. Zaten, size müsaade ettiği kadar iş yapabileceğiniz bir rejimde, siyasi bir yarış içinde olmanız, hakikatte sizin bir çizginizin olmadığının alâmeti. Bu zikzaklar da bunun için. Önce haysiyetli bir dünya görüşüne mensup olursunuz, sonra toplama-çıkarma başlar.

- Bir yandan Afganistan, diğer yanda Irak ve Lübnan... Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin kanla biçimlendiği şu dönemde islami tabanın AKP’ye desteğini sürdürmesini nasıl açıklarsınız?

İslami tabanın desteğinin sürmesi demeyelim. İnsanımız çoğu zaman istemiyor, insanımıza bir şeyler bir şekilde istetiliyor. Bu AKP için geçerli olduğu kadar, sistem için de geçerlidir. Efendim, halk böyle istiyormuş... Hayır halk böyle istemiyor, sadece manipüle ediliyor. Uzun hikaye...

- AKP iktidarında en haz etmediğiniz şey nedir?

Riyakârlık. Ve; Ilımlı İslam yeltenişleriyle İslam’ı sulandırmaya çalışmaları. Ve; düşmandan şirinlik gösterileriyle kurtulacaklarını zannetmeleri. Ve ve. ve...

- Geçmişte türban için camilerin önünde gösteri yapan

yığınların gıkı dahi çıkmıyor. Sizce kendi tabanınızın bu sessizliğin sebebi nedir?

Açık değil mi? “Aman ha iktidarımıza halel gelmesin.” Ne için? Birileri keseyi dolduruyor... Muktedir değilsen bu riyakarlık şiarın olur.

- AKP iktidarı ile birlikte, yeni islami trendler, kavramlar oluştu. İslami sosyete bir elit kesim ve bu çevrede dönen çeşitli skandallar, iç hesaplaşmalar... Bu kadarını bekler miydiniz?

Daha fazlasını da beklerdim. Ama önce bunların böyle olması için çanak tutan sistemi bir silkelemek lazım. Sonra herkes kendi kapısının önünü bir düşünmeli... Herkes kendi kapısının önünü süpürürse mahalle temizlenir.

Chavez’leri, Morales’leri heyecanla takip ediyoruz

- Dünyada yükselen anti küresel harekete nasıl bakıyorsunuz? Atina’da, Berlin’de, Cenova’da onbinler savaşa ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına karşı sesini yükseltti. Sizin bu hareketlere bakışınız nedir? Destek verir misiniz?

Ortadoğu, direk inancımızın merkezi olarak zaten birinci derecede bizi ilgilendiriyor. Kaldı ki, yeryüzünün bütün zenginliklerini yalayıp yutan ABD ve yandaşlarının zelil ettiği tüm ezilenlerin yanında olmak Müslüman olarak bizim şiarımızdır.

Öte yandan Latin Amerikada da sol büyük yükselişte. Bu antiAmerikan dalga sizde heyecan yaratıyor mu?

Yükselişte olanın “sol” olmasından dolayı tabii ki heyecan duymam. Bizim heyecanımız, zulme razı olmayan, zulüm karşısında dik duran, zalimlere pençesini gösteren herkese karşıdır. Bu sol olur, sağ olur, hıristiyan olur, yahudi olur, farketmez. Önce mazlumun hakkı. Bu manadan olmak üzere Chavez’leri, Morales’leri heyecanla takip ediyoruz. Destekliyoruz.

- Başbakan Erdoğan, Suudi Arabistan Kralı’nı Ankara’da ağırlarken, Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, İran Devlet Başkanı Ahmedinecad ile biraradaydı. Sizin için bu ne değer taşır?

Körle yatan şaşı kalkar. Chavez kendi ülkesinde kendi ifadesiyle muktedirken, Tayyip Erdoğan kendi ifadesiyle kendi ülkesinde iktidar olup muktedir olmayandır. Her şey çok açık değil mi?

- Fethullah Gülen’in "ılımlı islam" modelini ve diyalog girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sulandırılmış İslam, İslam değildir. Fettullah Gülen’in sadece şu sözü her şeyi açıklamaya yeter: “ABD?nin egemenliğinin zayıflamasından kaygı duyulmalodır.” Bunca güç, sistemin Müslümanlara bu kadar tahammülsüz olduğu bir ortamda ve de bu kadar kısa zamanda nasıl oluşturulabilir? Batı ve Batılı zihniyete mensup insanlar bu adama bunca desteği kara kaşına kara gözüne hayran oldukları için vermiyorlar herhâlde. Müslümanların her zaman bir Lawrens’leri olmuştur. Vatikan’da oyunlar bitmez.

Yeni Harman Ekim 2006

17:45 - 15/11/2006


AKŞAM GAZETESİ (Röportaj)

Kategori: Roportajlar

            İSMAİLAĞA'DAN TEPKİ

 

12.10.2006 tarihli Akşam Gazetesi’nde, yer darlığı sebebiyle kısaltılarak yayınlanan mülakatın tam metni.

 

─İsmailağa cemaati yaklaşık kaç kişidir, hayata bakış açıları nedir? Kendini ifade ediş şekilleri nasıldır.

Yaklaşık 5 ile 10 milyon arasında bir sayı telaffuz edilebilir, gerçek rakamı bilmek mümkün değil tabiî... Cemaatin kendini ifade ediş şekli Tasavvufa nisbetledir. Tasavvuf da Bâtın nisbetiyle alâkalı olduğundan, bu nisbet bilinmeden bu konuda söylenecek şeyler biraz havada kalır diye düşünüyorum. Zaten meselede burada başlıyor, hadiseleri tamamen satıhta görmek ve göstermek isteyenler biraz da art niyetli iseler meseleyi istedikleri şekilde istedikleri yere çekebiliyorlar. Meselenin bir de başka boyutu var, şöyle ifade edeyim; muhatab olarak Müslümanların karşısına, bir muhalifler var bir de kuduz İslâm düşmanları, bir de bu ikisi arasında tesirlenenler. Şimdi şöyle diyebiliriz, muhaliflerle konuşulabilir. Ama kuduzlar asla! Şu an ortalığa dökülmüş olan hadiselere bakıyoruz, işte market meselesiydi, deniz sefalarıydı, villalardı vesaire. Peki bunlar yokken İsmailağa cemaatine saldırılmıyordu, İslâm’a saldırılmıyordu? Mesele daha derinlerde araştırılmalı. Haksızlık etmemek adına şunu da söylemeliyiz, İsmailağa cemaatine bağlı biri veya birileri hata yapmaz mı, günah işlemez mi; tabiî ki yapar, mesele, hata varsa bunun üzerine hangi niyetle gidildiğindedir. Ve de entelektüel bir birikim gerektiren Tasavvufa nisbetle bu hataların ne ifade ettiğine iyi bakmaktır, tahlilci yaklaşmaktır. Yoksa çevirirsin iki sarıklı cübbeliyi bir iki tuzak soru, işte sana Tasavvufun keyfiyeti diye yutturursun. Genelde de bu olmuştur, böyle olmuştur.

─Muzaffer Ergin ve İlker Akmaner’in Mahmut Hoca’nın makamına göz dikmek ve onun adını kullanarak cemaati dolandırmakla suçladığı Metin Balkanlıoğlu kimdir?

─Metin Hoca’yı iyi tanırım, iyi eğitimli bir Hoca’dır. Efendi Hazretleri’nin adını kullanarak birşeyler yapmak hele de makamına göz dikmek Metin Hoca için düşünülecek en son şeydir. Zaten, bu makama göz dikmek falan gibi meseleler tamamen Tasavvufa vukûfiyetsizlikten kaynaklanmaktadır, bu iki arkadaş da zannediyorum hadisenin kühnüne vâkıf olmamaktan kaynaklanan bir hata içindeler. Peki şunu söyleyemez miyiz; Metin Hoca, Efendi Hazretleri adına olmasa da kendi adına böyle bir hataya düşmüş müdür? Her insan gibi oda hataya düşmüş olabilir, ama zaten kendine olan güveninden; bu iddiacılarla mahkemelerde hesaplaşacağım diyor. Burada çirkin olan, bütün bu işlerin cemaate nisbet içinde olduğu iddiasında bulunmak, bunu da biraz önce söyledim, muhalifler değil kuduzlar kaşıyor.

─Daha önceki iki cinayet vakasıyla ilgisi olduğu söylenen Cübbeli Ahmet Hoca hakkında basında çıkan haberleri gördüğünüzde ne hissettiniz?

─Açık konuşmak gerekirse bu tür bir meselede basının isabetli davranabilmesi mümkün değil, bu sebeple zaten uydurma haberlerle meseleyi köpürtüp göz boyamaya meylediyorlar. Duyduğum haberlerin mahiyetini bildiğimden zerre kadar itibar etmedim. Hele Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu cinayetlerle ilgili olduğu haberleri çok komik düşüyor.

─Genel olarak İsmailağa’nın bu habere bakışı nasıl ve cemaat içinde bir iktidar kavgası var mı?

─Haberden kasdınız Hürriyette çıkan resimler herhâlde. Şimdi eğri oturup doğru konuşmak lâzım; toplumun önünde görünen bir insan kendine dikkat etmeli. Evinize televizyon sokmayın deyip de kendi televizyon almamalı, çocuklarınızı okula göndermeyin deyip de, kendi çocuğunu ne idüğü belirsiz kolejlere göndermemeli vesaire... Ama burada önemli olan yapılan hata değil, hatalar üzerinden yola çıkarak insanları kendi dünya görüşlerinin tahakkümü altına almak isteyenlerin vahşi tutumları. Meselâ, Cübbeli Ahmet Hoca’nın deniz görüntüleri falan bu insanların dünya görüşlerine uygun değil mi ve de bunlar hep aydın hoca(!) istemezler mi? Kendilerine uygun bu görüntüler üzerinden servis yaparlar, bu tür şeyler bulamazlarsa bunlar, yobaz gerici şeklinde aşağılamaya çalışırlar. Şimdi sormak lâzım, hangisi daha ahlâksız?

Cemaat içinde iktidar kavgasına gelince, bunu anlayabilmeni yolu Tasavvufun mahiyetini anlamaktan geçer, Zahiri sebepler bu tür konularda etken değildir, kısaca mesele şundan ibarettir; “Din edeptir, edep had’lere riayettir” hadde riayetin ne mânâya geldiğine girersek de mesele uzar.

─İki cinayetin de camide işlenmesinde ve Mamut Hoca’nın sevdiği kişilerin de öldürülmesinin de özel bir mesaj niteliği var mıydı?

─ Tabiî ki var! Olayın bir bütün olarak ele aldığınızda hadisenin ne Hızır Hocanın şahsıyla ne de Bayram Hoca’nın şahsıyla alâkalı olmadığını görürsünüz. İki Hocayı da sabah namazına camiye giderken risksiz şekilde öldürmek mümkünken neden en yüksek riski göze alarak öldürdüler. Yoksa katiller mazoşist miydiler? Bu soruların arkasında sorular var. Kısa yoldan söylersek mesele, İslâmın hissedilir ayak sesleriyle ilgili. Bu sebeple meseleyi cemaatin bünyesinde kucaklamak yerine Vatikan’da, Patrikhane’de aramak daha mantıklı. Onun da ötesinde hakkımızda hiçbir zaman iyi düşünmemiş Batı’da aranmalı. İşte ülkenin hâli. İMF’ye mahkum bir sistem üzerinde Müslüman halkla ilgili hangi tezgah kurulamaz ki? Kuruluyor da. İnsanlar manipüle edilerek inandırılıyorlar da.

Bu tezgahlar devam edecek. Açık söyleyelim biz şimdi üçüncü cinayeti bekliyoruz. Şunu da söyleyelim, Hak’dan gelen düğün bayram. Her müslüman tabiî olarak şehitliği arzu etmeli; bu arzu içimizde. Problem yok. Şunu da not edebiliriz, beklediğimiz cinayet öyle uzun zaman beklenecek cinsten değil, istihbari bilgiler bunu işaret ediyor, bugünde olabilir yarın da...

─Bu kişilerin öldürülmesi birileri tarafından Mahmut Hoca’nın yerine geçecekleri kuşkusuyla mı yapıldı?

─Hayır. Tasavvufu bilenler, böyle birilerinin öldürülmesiyle birinin önünün açıldığı şeklinde düşünmezler. Bu iş gönül işidir ve “Bâtın Nisbeti”yle alâkalıdır. Üzerine basa basa söylüyorum “Bâtın Nisbeti”nden anlamayanların bu meselelere bakışı son derece satıhtandır. Şunu öldürelim de, falancı gelsin diye bir şey olmaz, bu iş irşad makamında olanın bile inhisarında değildir.

Tasavvufu bilmeyenlerin bu niyetle öldürme ameliyesine girişmeleri de sadece ahmaklıklarının ifadesidir.

─İsmailağa Cemaatinin ekonomik olarak 200 milyon dolara sahip olduğu söyleniyor varsa bu gücün kaynağı ne?

─Öncelikle kim söylüyorsa isbata davet edilmeli. Meselâ bunu söyleyen için ben de nesebi gayri sahihtir diyorum, bunun isbatı bana düşmez mi?.. Daha çok cemaate mensup insanların içinde bulunan zengin kişilerin şahsi servetleri sebebiyle söyleniyor bütün bunlar.

─Cübbeli Hoca’nın Jet-ski, Malta tatili ve bayanlarla havuz sefaları, buna mukabil Mahmut Efendi’nin namahrem kişilerle konuşulmasının kesinlikle haram olduğunu söylemesine rağmen takındığı tavrı nasıl değerlendiriyordunuz?

─Bir dünya görüşüne mensup olan insan o dünya görüşünün ölçülerini zedeleyen işlerden uzak durmalı. Toplumun önünde duran insanlar daha fedakar olmalı, toplumun ihtiyaçlarının giderilmesi noktasında daha gayretli olmak şartken tabiî ki Malta’larda bilmem nerelerde sefa sürmenin de bir mantığı yok. İşin daha da ilginç olanı, bu tür meseleler ortaya çıktığında Ahmet Hoca’nın mahkum bir tavırla savunma psikolojisine girmesi. Çıkıp konuşacaksın; kardeşim sana ne, ben villada alırım, Jet-skiye de binerim, seni ilgilendiren ne diyeceksin. Kaldı ki, kendisine saldıranların bütün hayatları bu işlerle meşgul olmaktan ibaret.

─Şu an sizin ve cemaatinizin psikolojisi nedir?

─Cemaat bu işin, yani Bayram Hoca cinayetinin derinlerden geldiğine inanıyor. Bu çetelerin bu tür işlere yine tevessül edeceği ihtimali üzerinde duruyor. Ama, zaten günlük telaşesinden baş kaldıramayan ortalama Türk halkının temsil ettiği cemaat bu işlere derinlemesine girme fırsatına sahip değil. Herkes kendi ibadetinde, zikrinde, duâsında berdevam. Müslüman, tedbirin takdiri bozmayacağını bilir, tabiî olarak tedbirinizi alırsınız ama takdir Allah’ındır, bu cemaatinde Allah’a güveni sonsuzdur. Benim psikolojime gelince bunca keyfiyete mâlik bir cemaat içinde benim psikolojimin ne önemi var ki. Herkes gibi ben de Allah’a kul olma gayreti içindeyim. Ama şu İspanyol ata sözünü de belirtmek isterim: “Allah pervasızdan yanadır”

17:14 - 15/11/2006


Radikal Gazetesi (Röportaj)

Kategori: Roportajlar

 

Doğan SARSAR'ın röportajı

Cemaat konuşuyor

Sadettin Ustaosmanoğlu: Hedef İsmailağa'yı ve lideri Mahmut Hoca'yı yok etmek, cemaatte İBDA'cı çok.

Camide işlenen cinayet ve linçle gündeme gelen İsmailağa cemaatinin önde gelen isimlerinden Sadettin Ustaosmanoğlu, olayların arkasındaki gücün 'devlet içindeki çete' olduğunu öne sürdü. Şeyh Mahmut Efendi'nin (Ustaosmanoğlu) yeğeni olan Sadettin Ustaosmanoğlu, 'çete'nin asıl hedefinin Mahmut Efendi olduğunu ileri sürerek, "28 Şubat sürecinde 'kontrol altına alınamayan, satın alınamayan' cemaat olan İsmailağa'nın yok edilmesi için düğmeye basıldı" dedi.

Mahmut Efendi'nin hiçbir zaman yerine geçecek kimseyi işaret etmediğini, tarikat geleneğinde zaten bunun yeri olmadığını belirten Ustaosmanoğlu şunları söyledi: "Önce Mahmut Efendi'nin damadı Hızır Ali Muratoğlu'nun 'veliaht olduğunu' iddia ettiler. Ne Mahmut Efendi, ne de Hızır Hoca bunu kabul etti. Hızır Hoca 17 Mayıs 1998'de cemaatle birlikteyken öldürüldü. Mesaj; 'Biz, Efendi'den sonra yerine geçecek adamı dahi sizin aranızda ortadan kaldırırız!' idi. 3 Eylül'deki cinayette de aynı mesaj vardı.

Yine kendilerinin 'veliaht' ilan ettikleri Bayram Ali Öztürk, aynı şekilde öldürüldü. İki cinayetin de failinin 'cemaat içinden bir meczup' olduğu açıklandı. Hızır Hoca'nın katili Ufuk Salih Hantal 'akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle' ceza bile almadı. Son cinayette de katilin 'dengesiz, tarikatın başına geçmek isteyen birisi' olduğu açıklandı. Bu cinayetlerin arkasında 'meczuplar'ın değil de, bir çetenin olduğunun en büyük delili, işleniş şekilleri."

'İsteseler iz bırakmazlardı'

Hızır Hoca'nın her sabah namaz için evinden Çukurbostan Camii'ne tek başına yürüyerek gittiğini belirten Ustaosmanoğlu "Hızır Hoca istense çok daha kolayca öldürülebilir, geride iz de bırakılmayabilirdi. Ancak katil, onu cemaatin arasında vurdu. Aynı şekilde Bayram Hoca da cemaatin arasında öldürüldü.

'Meczup' olarak lanse edilen katil Mustafa Erdal için de bu çok zor bir eylemdi. O kalabalıkta zor ve riskli olan bu yöntemi seçmenin nedeni 1998'deki cinayetteki mesajın aynını vermekti. Çünkü 'çete'nin hedefi, Mahmut Efendi. Bu hedefi yok etmek için izlenen yol da cemaat içinde bir çatışma, bir görüş ayrılığı, bir 'taht kapma kavgası' olduğu görüntüsü yaratmak" diye konuştu. Ustaosmanoğlu sorularımıza şu yanıtları verdi:

Sözünü ettiğiniz 'devlet içindeki çete'nin cemaatten korkusu ne? Cemaatin ne gibi bir faaliyeti 'çete'yi endişelendiriyor?

İsmailağa cemaatinin ideolojik bir yapısı yoktur. Cemaat üyeleri Nakşibendi yolu çerçevesinde zikrini, sohbetini, duasını yapar. Cemaatte siyasi bir karar da alınmaz. Cemaatte ideolojik bir yapı olmadığı için de aslında istismara uygun bir ortam da vardır. Mahmut Efendi, İBDA'cıların saygı duyduğu bir kişi. İBDA'cılar, temiz kalmış bu cemaate saygı duyar. Cemaatte çok sayıda İBDA'cı var. Nakşi kaynaklı İBDA, Müslümanlara demokrasiye alternatif bir dünya görüşü sunuyor.

İsmailağa cemaati içindeki İBDA da İslam düşmanlarının ezberini bozuyor. 'İrtica geliyor, şeriat geliyor' teraneleri İBDA ve iç içe olduğu İsmailağa cemaati için sökmüyor. İzlenen yol da hemen değişiyor. Cemaatte önce 'veliahtlar' üretiliyor, sonra bu insanlar öldürülüyor. Katiller de hep 'meczup' oluyor. Ardından gazetelerde, milyon dolarlara hükmeden, 'İstanbul'un göbeğinde bir semti ele geçirmiş', bazılarının tabiriyle 'devlet olmuş' bir cemaatten bahsediliyor. Öyle ki, bu cemaat mafyayı bile haraca bağlamış, polisi sindirmiş! Bu, 'çete'nin göstermeye çalıştığı, medyanın da alet olduğu bir oyun.

Siz cezaevinden çıktığınız zaman basında amcanız Mahmut Efendi'nin kızdığı, İBDA fikriyatı ile olan bağınıza tepki gösterdiği haberleri çıkmıştı...

Ben İBDA fikriyatına sahip Nakşiyim ve İsmailağa cemaatindenim. Mahmut Efendi, benim İslam'a hizmetten başka derdim olmadığını bildiğinden cezaevinden çıktığımda şu cümleyi söyledi: "Alnınızın akıyla gittiniz, alnınızın akıyla geldiniz, alnınızın akıyla devam edeceksiniz." Ben Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ile yedi sene hapishanede aynı hücredeydim. Mirzabeyoğlu da Nakşidir. İBDA ile İsmailağa arasında mana bakımından bir ayrım yok.

Basında Bayram Ali Öztürk'ün öldürülmesinin ardından İBDA/C'lilerin camiye gelip provokasyon yapmak istediği, polisin de cenaze töreninde benzer bir provokasyona karşı önlem amacıyla cemaat ile işbirliği yaptığı yönünde haberler çıktı..

Öncelikle İBDA'cılar sonradan gelmedi. Her zamanki gibi namaz için oradaydılar ve cinayet sonrasında her cemaat üyesi gibi olaya tepki gösterdiler. Polis-cemaat işbirliği iddiası ise şöyle: Cinayetten hemen sonra Bayram Hoca'nın cenazesini Adapazarı'na götürüp ikindi namazını müteakip toprağa vermek istediler. Ancak buna izin verilmedi. Daha sonra İstanbul Emniyet müdür yardımcılarından birisi cemaate, 'İBDA'cılar cenaze töreni sırasında provokasyon yapacak, kan dökecek' diyerek baskı yaptı, korku salmaya çalıştı. Basında da cemaatle yapılan anlaşma sonucu 'İBDA provokasyonunun önüne geçildiği' yazıldı. İBDA'cılar hiçbir zaman cenazelerde eylem yapmamıştır. Bunu polis de bilir. Fatih Camii'ndeki cenaze namazı sırasında gözaltına alınan İBDA'cıların direnmeme, sessizce polis minibüslerine binmelerinin nedeni de korku değil, cemaate duyulan saygıdır.

'Cemaat ne yapacaktı?'

Katil zanlısı Mustafa Erdal ve linç edilmesi konusunda ne diyeceksiniz?

Altı yıl önce aynı olayı yaşamış bir cemaatin ikinci cinayetten sonra ne yapması bekleniyordu ki? Kaldı ki katili kendi adamlarının susturmak amacıyla öldürdüğüne dair inancımız tamdır. Mustafa Erdal için iki şık var. Ya 'çete' tarafından cemaat arasına sokulmuş, ya da cemaatteyken devşirilerek bu eyleme yönlendirilmiştir. 'Meczup' deniliyor. Danıştay saldırısını yapan Alparslan Arslan ne kadar meczupsa Mustafa Erdal da o kadar meczuptur. Türk polisi ve adaletine göre, laiklere yönelik eylemlerdeki zanlılar örgüt üyesi ve irticacı, Müslümanlara saldıranlar ise meczup. 'Meczup' denilenlerin arkasında 'küfür taifesinden yana olan devlet içindeki bir çete' var. (Radikal)

17:01 - 15/11/2006


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
Denizler Durulmaz Dalgalanmadan
Ana Sayfa
Arşiv
Linkler
Kategoriler
Son Yazılar
- 35. Sayımız Çıktı!
- İSMAİL ÇETİN HOCAEFENDİ DERGİMİZE KONUŞTU
- Başyücelik Devleti Adlı Eserin İngilizcesi Çıktı!
- OBAMA-NAPOLYON-SÖMÜRÜ
- CÜBBELİ AHMET HOCA’YA BİR SORU
<bgsound src =""http://müzik.com/müzikdosyasi.mid"">