| FURKAN DERGİSİ |
Faydasız İlim!Saadettin Ustaosmanoğlu
sustaosmanoglu@furkandergisi.com ■ “Bilgi artık sağaltmıyor. En küçük şaşkınlık belirtisi bile göstermeksizin, olup bitenlerin kayıtsızca seyrini sağlıyor yalnızca.” (1) Evet... Bilgi iyileştirici olmaktan çıkmış. İçi boş bir teneke. Ama; dışı pek yaldızlı. Kelimelerin sihri de, tenekenin içini doldurmaktan mâdâ, dışını parlatmaya hamledilmiş. Fiskelerle çıkartılan tın tın seslerinin de yine yaldızlanarak musiki’ye âlet edildiğine şahit oluyoruz... İnanmak kelimesi bile inançsızlığa delâlet, inançsızlığa âlet. Esseyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin; “inan da istersen bir oduna inan” şeklinde ifade ettiği îman hakîkatindeki derinlik anlaşılmadığı gibi, aranan da değil. ■ Şu ifadedeki muazzam hikmetin şaşırtmadığı insan topluluklarının içinden bir ferd olarak da olsa nakledelim: «Allah’a ve Resûlü’ne, Resûlü’nün gösterdiği yoldan imân sahibiyiz, bağlıyız... İman bahsinde, Yaratan’a ve eserde müessiri görmek şeklinde yaratılanlara bakışta muazzam bir söz: ─ “İnanalım diye bilmeyiz, bilebilelim diye inanırız!”» (2) ■ İçi boşalan, boşaltılan kelimelerin peşinde yorulma ameliyesine mahkûm oluşumuzu bilme, bilgi diye vasıflandırmamız, bu tam tersinden bilgiye imanımız iflah sökücü olsa da, susuzluğumuz ve nefes alma ihtiyacının daimi zaruret olması sebebiyle, kelimelerin peşinden boş koşuşturmalara devam ediyoruz. ■ En basit olanı en dolambaçlı yollardan bulmak mahkûmiyetine düşmemizin asıl sebebini kavrayamıyor oluşumuz, yorgunluğumuza yorgunluk katıyor. Bu yorgunluk “ilim esbab-ı tuğyandandır (Azdırıcı sebep)” hikmetince enaniyet heykelinin semizlenmesine sebep oluyor. Her semizlenmede ruh kanadının yaralanarak tâkatten düşmesine sebep oluyor... Bir sonraki adım; ya kanıksanmış, kemikleşmiş sûret-i hak görünümünde kuru felsefî gevezelikler şeklinde veya ümitsizlik gayyasında debelenme olarak tecellî ediyor... ■ Büyük bilgin Hazret-i Cabir’den: «Tecrübe sahibi bir kimse maksadı anlayınca yapacağı işin süresini, o işi bozmadan kısa tutmuş olur.» Zaman cihetinden değerlendirdiğimizde bu hikmetin tecellisini Kâinatın Efendisinde ve onun şahsında Sahabe-i Kiram kadrosunda görüyoruz... Dünyayı şaşkına çevirecek kısa zaman dilimine İslâm’ın o muhteşem zaferlerini sığdırmış olması bugün bir batının, batılının hayranlığını mûcib değil mi?.. Kelâm üstü mânâ hakikati... Bu ancak maksadın kemâliyle anlaşılmasıyla mümkün ve “her şeye sahtesi musallat” hükmünce de; “gibi” olanı keyfiyetten yoksun. ■ Bu yolun halislerinde bulunan hâl ifadesi İmam Ahmed Bin Ali El-Bûnî’den: «Şunu bil ki, iki türlü nur vardır. Bunlardan biri hissî, diğeri mânevîdir. Hissî olan göz nurudur, Hak Teâlâ kullarının gözlerine itibarlı bir nur emanet etmiştir. Kul bu itibarî nurla çevresini gördüğü gibi, bazı özel kullarının kalplerinde de tedbir gizliliği taşıyan bir göz nûru emanet etmiştir. Bu da hissi olan göze yansıyarak, o kimsenin görüşünü güçlendirmiş olur. Bu akıcı gizliliği kapsayan nûr, her şeyi bilen Yüce Zâtın, yani Allah’ın nurudur. İster aklî, ister şer’i hangi yönde ve yolda olursa olsun, hikmetin gerçeklikle kendini göstermesi, ubûdiyetin zuhûru ile rububiyetin tenzihi, bilinen yolda yürümekle kendini göstermiş olur.» ■ Hikmetin gerçeklikle kendini gösterdiği padişah’a; “Padişah kimdir” diye soranlara cevabı: Padişah, kendi nefsinin başıboşluğunu dizginleyen, Mevlâsının rızasını alan kimseye derler... ■ Dizginlenen nefs, emniyetini ruh’a teslim etmiş olmanın bahtiyarlığına erse de rahat duramaz; mizaç hususiyeti. Bu muarız olma hâlinin, kemâlat yolunun açılmasına vesîle olduğunu bilenler, bu bilgiyi sadece bilgi noktasında tutmayıp “kelâm üstü mâna” şeklinde anlamaya başladıklarında -başladığımızda- meselenin rengi değişir... Fizikçi’nin fizik hakikatlerin künhüne vâkıf olduğunda duyduğu zevk ve şaşkınlık, bu mânâyı kavrayanlarda misliyle tecellî eder. “Zevkten meydana gelen mânâyı kelâm nasıl anlatsın” hikmeti... ■ Kelâmın aczine dair, filozof, kültür eleştirmeni, sosyolog Slavoj Zizek’ten bir cümle. “Daima doğru söylerim. Ama doğrunun tamamını değil. Çünkü doğrunun tamamını kimse söyleyemez. Her şeyi söylemek imkânsız. Bunun için yeterince kelime yok.” “İnan da istersen bir oduna inan” hikmetinden mülhem diyebiliriz ki; doğrunun tamamını söylemeye güç yettiremeyenlerin, söylediklerinin de doğruluğu, nisbetsizlikleri sebebiyle tartışılır... Anlaşılıyor ki, Mutlak Fikir’den mahrumluk, parça hadiselerin doğruluklarını da şüpheli kılıyor. Herman Hess’in ifadesiyle; “çok şey bilinebilir ama gerekli olan bilinmiyorsa bir işe yaramaz”... Yâni faydasız ilimden kurtulmak ilk iş. ■ Gerekli olanın bilinmesine dair son söz kabilinden nakledeceğimiz İmam-ı Gazalî Hazretlerine ait hikmet, mânâyı toplayıcı olması bakımından calib-i dikkat. Dikkati celbetme terkibinin de anlaşılması kendisine bağlı satırlarda şu ifadeler: «... Bu seyr-ü seferin sayfalarda açıklanması mümkün değildir. Kalemler ve cümleler onun izahında acze düşerler. Biz basiret sahibi kimseler için bu noktaya -Allah’ın tevfik ve inayetiyle- kısaca değineceğiz. Nitekim ilmi zahirî bilgilerden ibaret sayanlar bu hakikatleri anlamaktan uzaktırlar. Zira herkes istidat ve kabiliyeti nisbetinde ilimleri kavrayabilir. İradeyle şereflenmiş ve saadete kavuşmuş kimselere; pratik zeka, zihnî duruluk, iyi huy, çabuk düşünebilme istidadı, hafıza kuvveti, parlak zeka, fetanet, görüş sağlamlığı ve husn-i fehim gibi mükemmel özellikler verilir. Tüm bunlar Allah-u Teâlâ tarafından ikram edilmiş birer hediye olup kesb ile (çalışma) elde edilemez. Bunların ötesinde sebeplerin vesileliği kalkar. Bu şekilde fetânet bahşedilmiş kimseler, basiretlerini anlaşılması zor hakîkatlere yönelterek fehmini işletmeli, fikrî kabiliyetini fıtrîleştirmeli, akl-ü fikrini semerelendirmelidir. Böyle kimselerin müşkil meseleleri etraflıca düşünerek (teemmül), inceye tedkik ederek halletmesi, halvete çekilerek inâyet dilenmesi, gönlünü sakinleştirip, birtakım meşgalelerin izdihamından kurtulması ve ilimlerde kemâle ulaşana dek ibadetlerle alâkalı vazifelere devam etmesi gerekir.» (3) Dikkati celbetme terkibi ve bütün terkiplerle birlikte her işi ve her şeyi kendine bağlayan kesb ve vehb hakîkati anlaşılmalı... Anlamalıyız. İKTİBASLAR: 1- İnsan “Erkek ve Kadın”, s.199, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Yayınları 2- a.g.e., s. 196 3- Hakikat Bilgisine Yükseliş, s. 34, İmam-ı Gazalî Hazretleri Furkan Dergisi, s.29 19:30 - 12/11/2008 - yorum {yok} - yorum yazZAMANIN SONUSaadeddin Ustaosmanoğlu sustaosmanoğlu@furkandergisi.com İlk insan ilk Peygamber... Kervan, ilk ve son Peygamber olan Kâinatın Efendisi’ne ulaştığından, son söz de söylenmiş oldu. Amelî olarak söylenenlere nisbet, kelâmî olarak da zaman mühürlendi. Mühürdeki hüküm: “Zaman devrini tamamlaya tamamlaya gaye noktasına vardı.” Peygamber kelâmı ile zâhir oldu... Bu zuhurdan sonra zaman, belirli bir noktaya kadar “Zâhir” isminin delâletinden devam etti. Nereye kadar; ve vardığı noktada olan ne; ve olandan sonra olacak olanın hükmü ne?.. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin Kitabü’l-Hitab’ından takip edelim: “Her ümmette bir mehdî çıkıp o Peygamberin şeriatıyla hükmettiği gibi ondan sonra da bir deccal çıkıp aksine hareket etmektedir. Daha sonra başka bir ümmet ve bir Peygamber ortaya çıkar ve her birinin sonunda bir deccalin fitneleriyle, zulümleriyle ahidler ve konulmuş olan hükümler değişir. Tâ Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin zuhuruna kadar bu hâl böyle devam edegelmiştir. Resûlullah’ın ümmetinde de bir mehdî ve bir deccal çıkacaktır. Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nübüvvetiyle yayılma ve genişleme tamamlanacak ve rûhânî nübüvvete başlangıç olacaktır. Hicretin 700. yılından sonra “Bâtın” isminin hükmü üstün gelip, her kemâl bâtına, içlere gidecek. Bin yılından sonra halkın işi bitecek. Çünkü din; ayırıcı sınırdır. Ve büyük alâmetlerin belirtilerin anahtarı olacaktır. 1127 tarihinde adalet devri tamamen kapanır fakat rütbe sahiplerinin rütbeleri kalır...” Zamanın sonu... Son Peygambere ayrılmış zaman... 700. yıldan sonra hâkimiyet “Bâtın” isminde... Her kemâl, bâtında kemâlât şeklinde tecelli edeceğinden, “zâhir ehli”nin işi bitmiş midir?.. Bursevî Hazretleri’nin ifadelerinden bitmiş görünüyor. 700’den sonraki 300 senenin ancak Bâtın nisbetine tutunanlara bir şey ifade ettiğini anladığımız bu satırlardan sonra, görüyoruz ki, halkın işi tamamen bitiyor. Bu üç yüz sene “Bâtın” isminin hükmü çerçevesinde olsa da, nesillerin kaynaktan uzak olmamasına nazaran, tutunamayanların değil, tutunanların çokluğuna delalet eder... Yâni; kurtuluş alayları kervan kervan yollarda... Ya bu üç yüz yıl sonrası?.. İşte, felâket çanları bu tarihten sonra çalmaya başlıyor!.. Zira, bin yılından sonra halkın işi bitiyor... Bu dönem, anlaşılıyor ki, nâdirlerin dönemi... Ölmeden önce ölme sırrına vakıf olanların dönemi... Bu dönemin bizim avâmîliğimize yansıyan yönü, olsa olsa, samimi taklidimizin gereği olarak nur huzmelerinden sızan ışıkların kırıntılarını uzaktan temâşa edebilmek... Fazlası; bahtiyarlıkta biraz daha öne geçmişlerin nasibi... 1127’de adalet devri tamamen kapanırken, rütbe sahiplerinin rütbeleri kalıyor. Hicrî 1127’den 1429’a kadar, yani içinde bulunduğumuz zamana kadarki süreç adaletsizlikle dolu denebilir mi?.. Tabiî ki hayır! Bâtın ismine nisbet herhâlde doğru kurulabilirse, doğru cevap bulunabilir zannediyoruz; ki bizim hayır deyişimiz, bildiğimiz mânâsına gelmez. Sadece bu dönem zarfında nice ulu kişi ve toplulukların olduğunu bildiğimizden kullandık hayır kelimesini... Bâtın derken, bâtının da zâhiri olduğu ve o zâviyeden bakıldığında meselelerin çehresinin değişebileceği hakikatini de gözardı etmemek lâzım. Bin yıldan sonrası... Din, ayırıcı sınır olarak büyük alâmetlerin, belirtilerin anahtarı olacak... Halkın işi bittiğine göre?.. Hangi alâmetler, hangi belirtiler kim tarafından ne için, ne adına, nasıl tesbit edilecek?.. Batı medeniyetinin fıtrata el atışındaki cinayetler sebebiyle, insanlık doğusuyla batısıyla gayya kuyusunda... Bu kuyudan çıkış, ne amelî ne de fikrî planda mümkün görünmüyor. Fikir para etmiyor, ameli olarak da güç yetmiyor... Öyle ise iş, hemen bütün insanlığın beklentisinin her zamankinden fazla olduğu bir gerçeğe gelip dayanıyor. Yahudiler müjdeci bekliyor ve kendilerine yardımcı olacaklarını umdukları müjdecinin gelişini çabuklaştırmak için dünyayı kan gölüne çevirmenin hesaplarını yapıyorlar. Hıristiyanlar özellikle Evangelistler eliyle bu işin tezgâhını kurmanın peşindeler. Ve Müslümanlar... Evet... İş Müslümanlarda zâhirden çıkmış olduğundan, “bâtın”da ve bâtın ehli tarafından gözetleniyor... Bu sebeple de kalabalıkların kafası karışık. Zira, bin yılından sonra halkın bu kalitede kumaş dokuması muhâl... Bu muhâli hemen kendi şahsımızda tesbit etmemiz de zor değil. Meselâ; 700’den sonra bâtın isminin hükmü üstün gelip, her kemâl bâtına, içlere gittiğine göre, bildiğimizi zannettiğimiz şeriatın hükümlerini bâtın nisbetinde hükme getirerek yaşamamız gerekmez mi? Kaldı ki, zâhiri mânâda bile nüfûzumuz fevkalâde zayıf... Şöyle ağız tadıyla ibadet mümkün değilken, küffara teknik planda kafa tutmak bile hayâl görünüyor... Fikrin en pahalısını (Büyük Doğu-İbda) hükme getirmeye çalışırken nasıl da felsefeye (kuru akıl) kurban ediyoruz. Dolayısıyla, her kemâlin bâtında tecelli zemini bulması gerekliliği yanında, kendi hâlimiz bu menfîliği de işlerin nihayete ermek üzere olduğunu göstermiyor mu?.. Yani, her şey ikinci bin yılın ilk yarısını bitirirken iflas etmiş görünüyor. Ama, Peygamber kelâmının zamanüstü mânâsını kavramış olanların “Bâtın Kemâlatları” sayesinde kurtuluşun yakın olduğuna inancımız da tamdır. Not düşelim: İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin dönemi ve bizim dönemimiz... İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin o dönem yaptıkları... Büyük Doğu-İbda’nın bugünkü misyonu... Zâhir yularımızdan biraz sıyrılabilsek!.. Bursevî Hazretler’inden hüküm: “Âlimlerin zekâ dereceleriyle, çalışma şekilleri aralarında ayrılıklar doğurur. Kimi gayeye çabuk, kimi geç varır. İlim dallarından olan matematik ilmi bütün ilimlerde yardımcıdır. Fakat keşif ve icatta yine ilâhî ilham en büyük etkidir. Kalbi paslı olana hakikat âlemi açılmaz. O halde hakikat ilminin bilinmesi için kalbin dünya ilgilerinden arınması lâzımdır. Allah’ın ilim ismi, ilim sıfatından üremiştir onun ilmi sonsuzdur. Her şeyin özünü ve hakikatini bilir. İnsan bilgisi ise sınırlıdır. Derin değildir.” Zamanın sonunda derinlik ölçüsü; belki her şeyi çözmenin formülü... 21:32 - 17/8/2008 - yorum {yok} - yorum yazGenel Yayın Yönetmenimizin Röportajı ATV Haberde![]() Haberi seyretmek için lütfen aşağıdaki linki tıklayın: http://furkandergisi.com 20:21 - 29/7/2008 - yorum {1} - yorum yazGenel Yayın Yönetmenimiz Saadeddin Ustaosmanoğlu Aktüel Dergisi&─İBDA-C’yi Ergenekonla bağdaştıran haberler çıktı. Bu doğru mu? ─Büyük Doğu –İbda Fikriyatının temsil makamı bellidir, o makamın dışında söylenmiş olanlar sadece söyleyenleri bağlar. ─Hangi makamı kasdediyorsunuz? ─Fikriyatın sahibi Salih Mirzabeyoğlu ─İbda çizgisindeki Baran dergisinde herkes eleştirilirken Ergenekon mensupları mücahit olarak nitelendiriliyor, nasıl değerlendiriyorsunuz? ─Baran dergisi İbda fikriyatına nisbeti olan bir dergidir. Yapıp ettiklerinde isabet ettiklerinin şerefi kendilerine ait olduğu gibi, hatalarının mahcubiyeti de kendilerinin bağlar. ─Yani, basına yansıdığı gibi İbda Ergenekon beraberliği sözkonusu değil mi, demek istiyorsunuz? ─Tabiî ki. Biz de Furkan dergisi olarak Nakşi bir cemaata (İsmailağa Cemaati) mensubiyet içinde, İbda’ya nisbetini kurmuş bir kuruluşuz ve Ergenekon meselesini kesinlikle tasvip etmedik, etmiyoruz. ─Baran dergisinde Genelkurmay’ın Andıç’ının savunulması, İBDA çizgisine göre düşman pozisyonda olması gereken emekli Tümgeneral Alaattin Parmaksız, eski Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Prof. Hasan Köni, Behiç Kılıç, Avni Özgürel, Nihat Genç, İdris Arslan (Alparslan Arslan’ın babası), Serdar Akinan, Naci Kutluay, Uğur Civelek, Erol Manisalı gibi kimselerle görüşülüp, görüşlerine yer verilmesi, Atatürk’ün bile savunulması gibi olaylar bir yanda, Ulusalcı-İBDA’cı bağlantısı, öte yanda Ergenekonla flört söylentilerine sebep oldu. Bu işin aslı nedir? ─Bahis mevzuu isimlerin hepsi aynı kefeye konulmayabilir belki ama, çoğunun niyeti antiemperyalist görüntü altında kendilerine yandaş bulma teşebbüsüdür. Antiemperyalistlikleri yüzde yirmiyi geçmez bu kişiler altyapısı hazırlanmış bir oyunun sözcüleri konumundaki kişilerdir... “Atatürk’ün bile...” cümlesiyle ifade ettiğiniz mevzuya gelince, ifade biçiminizden de anlaşılıyor ki, Müslümanlar için menfî mânâsı muazzam travmalara sebep olmuş bir mesele, tavizi asla kaldıramayacak bir meseledir ve biz bu konuda en iyi tevillerle bile işin müsbet bir tarafını bulamadık. Baran’ın bu çizgiye kayması tabiî olarak kendilerini ilgilendirir... Biz bu mevzunun biraz daha arka planına gidelim isterseniz, yani Ulusalcı-Kemalist taifenin müslümanlara el atma meselesinin arka planına... Mesele 2003 yılında başladı diyebiliriz. Kendilerine Sultan Galiyevci diyen Ulusalcı ekipten emekli bir binbaşı arkadaşlarımızla bir görüşme yaptı ve şu tekliflerde bulundu; Vatansever Güçler birliği adında bir oluşum düşünüyoruz, bu oluşum dergi ve dernek faaliyeti şeklinde tezahür edecek, ilk etapta üniversite gençliği etrafında çalışma yapacak, sonra büyük illerde dernekler açılacak, daha sonra da bütün illerde Kuvvayı milliye yapılanması gibi örgütleneceğiz. Bu hareket kitle gösterileri organize edip bir takım propagandif ve manipületif işlerde bulunacak. Sokağa ve gençliğe hakim olmaya çalışacak... Çıkacak derginin 4-5 sayısını kendilerinin finans edeceğini söyleyen Binbaşı, televizyon programları konusunda da yardımcı olabileceklerini söyledi. Şartları şuydu; siz İslam ihtilalinden bahsetmeyip Kemalizme saldırmayacaksınız, biz de şeriata saldırmayacağız... Arkadaşlarımız, samimiyetlerini ölçmek bakımından, etkin oldukları bir gazetede Salih Mirzabeyoğlu ile röportaj yapılmasını teklif ettiler. Fakat bu kişiler şartların ağır olduğunu beyan edip uzaklaştılar... Bu dönemde, birçok İslamcı gruba gidildiği duyumlarını almıştık, kimin kabul edip etmediğini, tabiî olarak bugün daha net görmeye başladık. ─Biraz daha açarsak. ─Açarsak, şöyle bir manzarayla karşılaşırız ki, bizim açımızdan meselenin tâbir ve tevili yerli yerine oturur. Ulusalcı İslamcı diyalogundan ilk bahseden kişilerden biri Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde Emekli General Kemal Yavuz’dur. Bu kişi için İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram” isimli eserinde neler yazdığı da malum. Bu çerçevede İbda’ya nisbeti olanların bu tekliflere “evet” demelerinin ne kadar yanlış olduğunu görüyoruz. Bu politika, tabularla insanımızı sindirenlerin, halihazırda ve gelecekte bu ülkenin kaymağını yemeye devam etme niyetinde olanların politikasıdır, asla; vatan millet sakarya edebiyatlarına inanılmaması gerektiğini söylüyoruz. Ulusalcı Kemalist tâifesinin tetikçi arayışları bugün de sürmektedir. ─İBDA-C’de ulusalcılığa yakınlaşma ya da başka bir sebeple ayrışma başladı mı? -Bizim tasvip etmediğimiz bir şeyi başka bir grubun tasvip etmesi tabiî olarak fikrin bütünlüğüne bir hâlel getirmez. Ancak şunun anlaşılmasına sebeb olur: Söz sahibi bellidir. Bunun dışlında bir hamle, fikre nisbetin yanlışlığını gösterir. Yani; kimse Bütün Fikir nisbeti içinde “ben yaptım oldu” diyemez. -Geçen günkü ABD Başkonsolosluğu saldırısında da hem İBDA-C hem El Kaide işi olduğuna dair haberler yayınlandı. Hatta 9 Mayıs tarihli bir ajans haberinde, “İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu’na yapılan saldırıda elde edilen bulgular, saldırıyı İBDA/C-El Kaide’nin gerçekleştirmiş olma olasılığını da güçlendiriyor.” başlığı bile atılmıştı. -Şimdi… Manipületif haberlere itibar etmiyoruz… Bu eylemi kimin yapıp yapmadığına dair bilgileri tabiî olarak kolluk kuvvetleri elde etmeye çalışacaklar, belki de bulacaklar… Biz buradan bu konuya dair şu veya bu yaptı şeklinde bir şey söyleyemeyiz. Fakat asıl söylenmesi gerekeni söyleyebiliriz. Bu da müşahhasların dışına çıkmakla mümkün ki, daima yanılgılara düşülmesi bu noktada gerçekleşiyor. Bırak İbda-Kaide birlikteliğini, dünyanın konjonktürler olarak öyle bir duruma girdik ki, İslam aleminin en ücra köşesindeki bir müslümanla buradaki bir müslümanın işbirliği yapması değil de yapmaması bizi şaşırtır. Bunun dışında söylenecek müşahhas şey, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, darbe teşebbüsü var mıydı yok muydu sorusuna verdiği cevaptan ibarettir; “Var da diyemem, yok da diyemem.” -Ergenekon’a dönersek, sizinle bir ilişkileri, bağlantıları oldu mu? Olduysa ne şekilde kimler temas etti, sonu nereye vardı? - Doğu Perinçek’in Aydınlık dergisinden bizi aradılar. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın İbda mimarı Salih Mirzabeyoğlu ile ilgisi konusunda bilgi istediler. Kendilerini geri çevirdik. Ergenekoncuların bu en cazgır taifesinin nasıl yalan haber ürettiklerini bizimle ilgili bir haberden biliyoruz. Perinçek’in 2000 Doğru isimli dergisinde bizimle ilgili hayali senaryosu o zaman bizi çok güldürmüştü. Yalancılıkları, bizim için tescillidir. Yakın zamanda Ergenekon davasından cezaevinde bulunan Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenol’un avukatı aradı bizi, kendilerine gönderdiğimiz Furkan dergisi sebebiyle telaşlanmışlar, “şimdi de bu taraftan mı bir operasyon düzenleniyor diye korktuk” dediler. Biz prensip olarak cezaevlerine dergi göndeririz, Ergenekonculara da gönderdik. Muzaffer Tekin, Fikri Karadağ ve Zekeriya Öztürk “bu dergiyi kabul etmiyoruz” diyerek geri gönderdi. Yine içerde olan Erkut Ersoy’ Yine Ergenekon’dan tutuklu doçent Ümit Sayın’ın İBDA ile ilgisi, yapmış olduğu bir cinlik sayesindedir. Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanan Zihin Kontrol mekanizmasının içinde olduğunu zannettiğimiz bu kişi, Mirzabeyoğlu’nu bu konuyla alakalı olarak cezaevinde ziyaret etmek istemiş fakat Mirzabeyoğlu tarafından kabul edilmemiştir. Ergenekoncuların arkadaşlarımıza 2004’te teklif ettikleri, “Kemalizme saldırmayın…” espirisi yanında zihin kontrolcülerinin İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na “ Kemalizmin felsefesini yaz” teklifini yan yana getirdiğinizde işin rengi biraz daha meydana çıkmış olur. Bu teklifleri ret eden Mirzabeyoğlu hâlâ aynı işkencelere maruz kalmaktadır. 20:08 - 29/7/2008 - yorum {yok} - yorum yazDİVAN-I SALİHİN MECZUBLARI(Müjdeci Beklenirken) Saadeddin Ustaosmanoğlu sustaosmanoglu@furkandergisi.com İnsanlık garip bir psikoloji içinde... Delilik desek değil, ama akıllılara ait emareler de yok... Öyleyse ne?.. Bu âhir zaman psikolojisini çözmenin, çözebilmenin ilk şartı herhâlde bu psikolojinin başlangıcına dönebilmektir... Yani, sanayileşmenin insan ruhunu törpülediği o ilk zamanlara... Biriken enerjinin kullanılması bakımından atılan adımlar her seferinde insanlıktan bir şeyleri alıp götürürken, diğer yandan ortalığın sanal şekilde aydınlanması, tehlikeyi görmeyi engelledi... Gözler tabiî şeyleri göremez oldu... Kulaklar güzel seslere olan âşinalığı kaybetti… İnsanın tabiî yapısı naylonlaşınca, hayat tümüyle sanal şekilde hissedilmeye başlandı... İdeolojiler kendi bünyelerinde bile iddia ettiklerinin fevkalâde tersine yollara saptılar... Müslümanlar kendi içlerinde neyi tartışacaklarını çoktan unutup, uyduruk hikâyelere din diye bakmaya başladılar... Garibliğin hazzı artık müslüman için bir mânâ ifade etmiyor... Dünya tamahı herşeyi kundaklamış vaziyette... Bir yol olmalı... Bir çıkış yolu... Ama; mihmandarsız yola revan olmanın tehlikesi de âşikâr... Öyleyse?.. “Allah’a giden yollar insan sayısıncadır” hikmetince, öze bağlılık noktasına perçinlenmiş olarak, fert hakikatinin temsil makamına doğru çetin ve zevkli bir yolculuğa çıkmaktan başka çare yok... “Allah herkese tesellisini ayrı ayrı vermiştir” hakikatine dikkatle, tesellilerin yanıltıcılığına kanmamak gerek... Derûnî zevkler bile şeytanî tesellilere tuzak olabiliyorsa, nefsanî hazların aldatıcılığına hangi zâviyeden bakmamız gerektiğini düşünmeliyiz... Sosyal hayatın içinde debelenirken yaşadıklarımız bile bizde bir tatmin duygusu husule getirebiliyorsa, tehlikenin büyüklüğüne dikkat etmeliyiz... Kim yaptığı şeyin yanlışlığına hükmeder ki?.. Her seferinde katmerleşerek büyüyen bu inanç, yanlışların zirvesinde, insanı “dönülmez akşamın ufku”na getirdiğinde iş işten geçmiş oluyor!.. Topla, çıkar, çarp; elde var hüzün... Derin bir âh içinde bu hüznü duyabilmek bile belki şanstır bizim için... Zira gafletin bu koyu karanlığında bu hâl bile ne bahtiyarlık... Ahir zaman... Tesbitler bu hakikate nisbet edilmeli... Bu hakikatin ifade ettiği mânâ derinliği kaale alınmadığı müddetçe, eşya ve hadiselerin künhüne vukufiyet hayâl olmaktan öteye geçmez... Bu nisbet doğru kurulduğunda ise, hayâl bile ne nimet... Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin şu hikmetli sözünü hatırlıyoruz; “Sâlikin sermayesi vehim ve hayâlden ibarettir”... Yâni; mücerretlerin keşfi, müşahhaslara daha derinden tesiri gerektirir... Hayâl dünyasında yüzmekten bahsetmiyoruz... Realite denilen şeylerin teferruatında boğulmamanın yolu, doğru nisbet üzerinden bâtın hakikatine nüfuz etmekten geçer... Sosyal hadiselerin kargaşasında yorulmadan kendimize yol açabilmenin yegâne rejimi “Batın Nisbeti”ne nisbetle ve de zâhir hükemasına (marksistinden, kapitalistine ve her şeyi zahirciliğe irca eden İslâmcısına) aldırış etmeden ifade etmemiz gereken hakikat: DİVÂN-I SALİHÎN: Salihlerin Divan-ı... Abdülaziz Debbağ Hazretleri’nin “Kitâb-ül-İbriz” isimli eserinin dördüncü kısmının başlığı bu; Divân-ı Salihîn... Mevzuya giriş şöyle: «Divan, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bi’setten önce gidip ibaret ettiği, günlerce kaldığı Hıra Dağı’nda kurulur. Gavs, mağaranın dışında oturur. Mekke sol omzunun arkasında kalır. Dört kutuplar sağındadır. Bunlar da İmam-ı Malik’in mezhebindendirler. Üç kutup da sol tarafındadırlar. Bu üç kutubun her biri diğer üç mezheptendirler. Vekilin önünde oturur. Bu vekile Divan Kadısı derler...» Bu minvâlde devam eden konu on sahife sonra şu satırlara dönüşüyor: «Meczublar Divan’a giremezler ve ellerinde de tasarruf yoktur. Meczublara tasarruf etmek salâhiyeti verilirse insanlar helâk olurlar. ─ Peki ne zaman bunlara tasarruf etmek salâhiyeti verilir, ne zaman tasarrufta bulunurlar? ─ Allah lânet etsin! O Deccal yok mu; onun çıktığı vakitte iş meczubların eline geçer. O zaman bunlara tasarruf salâhiyeti verilir. Divan’ın ekseriyeti meczub velilerden olur. Meczublarda temyiz (ayırma) kudreti yoktur. Onun için, yaptıkları işler eksik olur. Deccal de bu yüzden çıkar...» Evet... İnsanlık garip bir psikoloji içinde... Delilik desek değil, ama akıllılara ait emareler de yok... Bunun tevili gerek... Bu tevil tabiî olarak Salihler Divanı’na aittir; ve biz avamın gözü kulağı bu tevili görmeye ve anlamaya dair olmalıdır. Bu anlayış, ayakları yerden kesen mücerred hayâller dünyasına intikali gerektirmez... Gerektirmemeli... Hesapların âhir zaman hakikatine nisbetle en iyi şekilde formüle edilmesini gerektiren bu anlayış, topyekun insanlığın içinde bulunduğu felâketten kurtarılmasına dairdir... Divan Kadısı’nı gözleyici zaman dilimi içinde, deccalizmin ciğerine hücûm edici hamleyi gerçekleştirecek “MÜJDECİ”nin beklenmesi elzemdir. Mademki âhir zaman hakîkati inkâr-ı gayr-i kâbil olmuştur, öyleyse mütevatir hadislerin ifade ettiği hakikatlerin zuhuru yaklaşmıştır... Ahir zaman hakikati, nasıl ki meczub velilerin Divan-ı Salihin’i kurmasını gerektirmişse ve bu gereklilik her şeyin alt-üst olmasına sebep olmuşsa; aynı şekilde, ahir zamanın gereği olarak dertlilerin de meczubane şekilde çalışmaları ve bu çaba ve çalışma içinde nihai zafere kilitlenmeleri gerekmektedir... “Vur kazmayı dağa Ferhad Çoğu gitti azı kaldı.” 23:31 - 29/4/2008 - yorum {2} - yorum yazKÜÇÜK ŞEYLERKÜÇÜK ŞEYLER Saadeddin Ustaosmanoğlu sustaosmanoğlu@furkandergisi.com
Bazı şeyler vardır; büyüktür... Fakat insan şuuru o şeyi idrakte acziyet gösterdiğinden küçülür. Bu idraksizliğin temelinde, korkudan ahmaklığa kadar çeşitli tezahürler söz konusudur... Kültürel operasyon geçirmiş toplumlarda bu çeşitten mevzuatlar renk renk, çeşit çeşit mevcuttur. Geri bırakılmış ülke insanları öylesine baskılı ve basık bir hayatın içine itilmişlerdir ki, yüzde bin kendi hakları olan meselelerde bile kölece tavırlarla efendi bildiklerinin önlerinde severek(!) eğilirler... Bu küçük ama büyük pratiklerden örnekler vermek gerekirse... Eski savcı Gültekin Avcı, “Genelkurmay Cumhuriyeti Ordunun Devleti mi Devletin Ordusu mu?” isimli eserinde bu türden bir meseleye değinmiş. ‘Bir veda yemeği seremonisinden enstantaneler’ başlığı ile anlattığı mevzu şöyle: Bir şehir... İl Jandarma komutanı olan albay başka bir şehre tayin ediliyor. O şehrin valisi kendi konağının bahçesinde bir veda yemeği tertip etmiş. Üst düzey bürokratların hazır olduğu yemeğe son misafir bekleniyor. Vali, yardımcısını kapıya dikip, sıkı sıkı son misafirin (Tuğgeneral) gelişini âcilen kendisine bildirmesini tembihliyor. Ve, Avcı’nın ifadesiyle ‘Savaş tanrısı Ares’ teşrif ediyorlar. Karşılama: “... İnanın kati surette abartı yoktur ki, vali bey bulunduğu yerde ceketini derhal düğmeledi ve aynı anda kapıya doğru var gücüyle koşmaya başladı. İnanın o kadar üzüldüm, o kadar rencide oldum ve utandım ki... Güya demokratik olmaya çalışan bir ülkede yaşıyorduk. Bu ne korkuydu yarabbi? Bu ne telaş ve bu ne süratti? Bana göre vali, sivil demokratik güç olarak orada devleti temsil ettiği için 20 tane tuğgenerale bedeldi. Çünkü devletin temsilcisi statüsündeydi. Hangi rütbede bulunursa bulunsunlar vali, gerektiğinde tüm askeri birimlerden istifade edebilir ve onlara muhtelif talimatlar verebilirdi. Ama sanırım vali bey bu pozisyonu kendisine değil de tuğgenerale daha çok yakıştırıyordu ki, o derece sürat ve saygı ile koşuyordu. Yani devlet, tuğgeneralin ayağına koşuyordu...” Evet... Gültekin Avcı, bu acıklı manzaraya hayıflanıyor ve içinden devletin itibarını kurtarmak için düşünceler geçiyordu... ‘Savaş tanrısı’ kendi konumuna uygun (hukuka uygun olup olmaması önemli değil) pozisyonda muhterem(!) zevata üst perdeden fikir(!) serdediyorlar... Zevat’tan çıkan yegane ses; “öyle mi paşam!, gerçekten mi paşam!, hakkınız var paşam!”dan başka bir şey değil. Karşısında gak-guk yaptıkları adam kendi memurları. Hele sen bir dur, dinle, deseler adam susmak zorunda. Susmasa bile susturmaya cehd etmediler... Ama onlar; askerle hoş geçinmek gerek, nemelazım’cılar tâifesinden olanlar... Söz dönüp dolaşıp ‘Savaş tanrısı’nın ağzından gelip Osmanlı’ya dayanıyor... Bundan sonrasını uzunca bir şekilde Savcı Gültekin’in kaleminden takip edelim: «Paşa konuşmaları itibariyle Osmanlıya yöneldi ve Osmanlıyı cahil at sürücüleri gibi göstererek yerden yere vurmaya başladı. Macaristan hatıralarını, Osmanlı’nın Macar’ı kendine hiçbir zaman bağlayamadığını söyledi. Ah bilip de konuşsa eyvallah! Benim damarlarımda üç kıtanın ırmakları aktığından elbette ki kısa sürede sabrım tükendi. İlmin izzeti bu kadar ezilemezdi. ─ Bakar mısınız paşam! dedim. İnanın; adeta kim bu konuşmaya cüret eden asi, dercesine herkes bana doğru döndü. Ben sitemkâr bir şekilde süratle şunları ifade ettim: ─ Paşam, o kadar yerin dibine batırdınız ki; Osmanlı, tarihin gördüğü en büyük mekanizmalardan birisidir. Bilir misiniz, yükselme döneminde Fransa ve Biritanya Krallıklarının senelik bütçesi 4 milyon altın civarında olduğu halde, Osmanlının sadece Sivas vilayetinin bir yıllık bütçesinin 20 milyon altın olduğunu? Donanma, ordu yürürken muzafferan ileri Üzengi öpmeye hazırdı garbın elçileri Evet, biz atalarımızı böyle biliriz. Sizin bahsettiğiniz Macaristan için şunları söylemek isterim. Siz nasıl mührünüzü bastığınızda Tuğgeneral-Tugay Komutanı yazıyorsa, ben mührümü bastığımda Gültekin Avcı-Cumhuriyet Savcısı yazıyorsa, Orta Macaristan Kralı meşhur Tökeli İmre, resmi namelere mührünü basardı ve bu mühürde şunlar yazardı: Muin-i al-i Osmana itaat üzereyim emre Kral-ı Orta Macarım ki namım Tökeli İmre Görüldüğü üzere Tökeli İmre Osmanlıya bağlılığını bir mühür halinde nakşetmiş. Kanunî’nin Fransa’yı ülke olarak değil vilayet olarak gördüğünü Ortaçağın sonları ve akabinde Avrupa’da sosyete evlerinde Türk köşesi bulundurmayanların ayıplandığı, Yavuz’un dünyayı iki hükümdara çok gördüğünü... vs. daha bir sürü anektodu zikrederek Pierre Loti ve Lady Mary Montagu’nün hatıratından birkaç pasaj ile sözlerimi bitirdim. Ortada ölüm sessizliği vardı. Kimse böyle bir şeyin olduğuna inanamıyordu. Evet evet, Savaş Tanrısı’na bir kendini bilmez isyan etmişti. Vali bey okuyan bir insan olmadığı için hayretlerini gizlemedi ve hayret ifadeleri ile sonuna kadar konuşmamı takip etti. Paşa soğuk bir şekilde ─ Yaaa, bunlar sizin şahsi görüşleriniz olmasın savcı bey? dedi. Ben derhal cevaplandırdım: ─ Naima tarihini, Uzunçarşılı, İsmail Danişmend, Hammer, Yılmaz Öztuna tarihlerine bakarsanız benim şahsi fikirlerim olmadığını görürsünüz paşam! Akabinde hemen bir Albay: ─ Evet gerçekten Osmanlı’nın isabetli tutumu olmasaydı Kafkasya’da Türklük kalmazdı, MİT müdürü keza “Osmanlı kesinlikle gözardı edilmemeli!” kabilinden bir kısım değerlendirmelerle bana katıldıklarını ifade ettiler. Paşa çok bozulmuştu. Yemek sonuna kadar konuşmadı ve erken ayrıldı. Herkes bana adeta deliyim nazarıyla bakıyordu. Acaba dedim; şu paşadan korktuğunuz kadar Allah’tan korksaydınız, muhakkak surette velâyet makamına ererdiniz diye terennüm ettim. Bütün yollar ölüme çıkmıyor mu? Sanki hiç ölmeyecekler? Bu ne biçim bir ihtirastır ya Rabbi?» Binlerce örneğini bulabileceğimiz bu tür hadiselerden arınmış bir toplum nasıl meydana getirilir?.. İğdiş edilmiş beyinlerimizin intikamı alınmadan mümkün görünmüyor... Tarihini bilerek veya bilmeyerek inkâr edenlerin kuvveti ellerinde bulundurmaya devam etmeleri halinde arzu edilen topluma kavuşmak imkânsız. Topyekûn bir kurtuluş hamlesine ihtiyaç var. Ama; “kurtulalım” demekle kurtulma hamlesi farklı şeyler... Herşeyden önce inandığımızı söylediğimiz inancın hayata aplikesi bir psikolocya temsilinde olmamalı... Bedeli ödenmiş, acısı çekilmiş Kur’an’a Muhatap Anlayış’ın temsil makamı Büyük Doğu-İbda Fikriyatı’nı toplumun kılcal damarlarına kadar işleyeceğimiz bir ahlâk ve aksiyon tavrına ihtiyacımız var... Bazı şeyler vardır ki, büyüktür. Büyüklüğü ancak nefs engelini aşmakla zahir olan büyüklükleri, büyük hamlelerle elde etmenin gereğine inananlar ordulaşmalı.
Furkan Dergisi, Mart 2008 15:26 - 26/3/2008 - yorum {yok} - yorum yazSAADEDDİN USTAOSMANOĞLU'NDAN KALEMİNDEN 28 ŞUBAT!28 ŞUBAT “NE SORUP DURUYORSUN? SİZİN BÜYÜK BAŞLARINIZ ARAMIŞ, DÖNDÜK GELDİK!” Saadeddin Ustaosmanoğlu sustaosmanoğlu@furkandergisi.com Fatih Altaylı 28 Şubat döneminde olan bitenlerle âlâkalı söyleyeceklerini beş sene sonraya ertelemiş... Henüz tazeliği kendini hissettiriyor olması bakımından 28 Şubat hatıralarını erteleyen Altaylı, söylenenler üzerine çok şey ekleyecek değil aslında. Teferruat bilgiler eklemek suretiyle, pisliğin kokusu bakımından şiddetini yeni bir tarifle tarif etmiş olur... Pislik, pisliktir... 28 Şubat, Hırıstiyan ve Yahudi işbirliğinin tezahürü olan Batı emperyalizmi’nin İslâm âlemi üzerinde estirdiği terör’ün bir boyutudur. Gerekli altyapılar hazırlandığında düğmeye basılır, operasyon başlar... Bunlar sömürgecilerin genel geçer uygulamalarıdır. Asıl mesele, bu hamleleri göğüsleyecek olanların insiyaki hamlelerden kurtulup planlı projeli şekilde bu saldırganlığa cevap verebilmeleridir... Planlı projeli tavır... Bu, her şeyden önce “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” terkibi hükmünü idrak edebilmekle mümkün... Siyasi faaliyetler içinde olanların 28 Şubat saldırılarına mukavemet edememelerinin temelinde bu gerçek yatıyor... Kadrolarına en azından diplomasi dilini öğretebilselerdi şimdiki durumlarına düşmeyecek olan Müslüman siyasetçiler, bundan böyle kadrolarına ideolojik şuurlanmanın gereği olan “Kur’an’a Muhatap Anlayış”ı teklif ve tebliğ etmeliler ki, ellerindeki mevcut enerji büsbütün heba olmasın. BD - İBDA Muhatap Anlayışı’nın 28 Şubat sürecindeki açık ve net direnişini geniş kitleler destekleme yönünde sinyaller verilebilseydi 28 Şubat’ta halka karşı terör estiren klik’in beli çok rahat kırılabilirdi. Bu yapılamadığından, maalesef bu hareketin çok önceden tezgahını kurmuş Yahudi- Hırıstiyan sömürge taifesi içerideki işbirlikçileri sayesinde maçı kazanmayı bildi... Hayır onlar kazanamadı, demenin bir âlemi yok. Ilımlı İslâm, Dinlerarası Diyalog planları kotarılıp halka büyük çapta benimsetildi... Buna rağmen reformist zihniyetin Batı emperyalizmi önderliğindeki girişimleri akamete uğratılabilir, uğratılacaktır. Bunun yapılabilmesi için, yenilgiler üzerine zaferleri bina etme şuurunun kuşanılması gerekmektedir... Emperyalistlerin 28 Şubatları bitmez. Onlarla yeniden karşılaşacak kadrolar ciddi bir eğitimden geçirilerek ilk yarının hesabını sorabilmeliler. Ortadoğu’daki kaosun içinden çıkabilmenin yolu bellidir! YUMRUK FİKRİN ELİNDE OLMALI... Fikir ne?.. Her şey bu sorunda düğümleniyor aslında... Eşya ve hadiseler karşısındaki tasarruf hakkı sıfırlanmış kadroların insiyakî tavırlarıyla karşılanamadığı anlaşılan saldırılara karşı çok ciddi hazırlık gerekmektedir ki, bu; “doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” terkibi hükmü çerçevesinde gerçekleşmesi gereken bir hakikattir. Çoğunluğun azınlığa boyun eğmesinin temelinde, iğdiş edilmiş beyinlerimizin hesabını soracak İslâm’a Muhatap Anlayış’ın temsil makamında olan Fikr’in kuşanılmamış olması yatmaktadır. Büyük Doğu-İbda Vasıta Sistem’in kuşanılması şimdi daha da aciliyet arz etmektedir. Zira Batı emperyalizmine ve içerideki uşaklarına yakın gelecekte ciddi bir ders vermek zaruret olmuştur. Bu ders, hadiselere fransız kaldığı için lâf dinlemesi istenen kadrolarla değil, gerektiği yerde gerekeni gerektiği şekilde yapabilme hassasına ermiş teşkilatlarla verilebilir... Bizim gençlerimiz suç işlemez tesellisi içinde, halk düşmanlarına suç işleme fırsatı verenler işin en başında suç işlediklerini anlamalılar... Bu sebeple; en azından diplomasi dilini öğretselerdi, diyoruz... Bunun bir adım ötesi Kur’an’a Muhatap Anlayış’ın temsil makamını idrak etme çabasıdır ki, düşmanın yıldırılmasına, püskürtülmesine yegane ilaç... Terör merör aldatmacalarına kanmadan ve yılmadan bu şuur kuşanılmalı... Aksi takdirde, Haçlılar bir yandan öldürmeye, diğer yandan kandırmaya devam edecekler ve kazanacaklar... Antiemperyalist çizgide olan her cemaat, her cemiyet, her teşkilat, ister siyasi arenada bulunuyor olsun ister dışında, bu şuuru taraflarına acilen kazandırmalı. Zamanın ucunda yaşıyor olmamız bakımından da biliyoruz ki, bu fitne döneminin kapanma devri yakındır... Gözler ve gönüller açılmalı... Bu girizgah’tan sonra 28 Şubat’ta olan bitene bir de basındaki haliyle bakalım. O dönemi anlatanlardan biri şöyle diyor: Gazete manşetlerini paşalar söylüyordu... O paşalar bugün emekli ama kimse hesap soramıyor; böyle bir sistem... Ekmek çalan çocuğunsa hayatı kaydırıyor. “Tarihe Geçecek Söz” Aslında 28 Şubat birazda komedi tarzında gerçekleşti. Danışıklı hareketler öylesine komikti ki, o günün iktidarı biraz dik durabilseydi her şey tersine dönebilirdi... Kaldı ki o dönem komutanlarından biri bunu itiraf bâbında cümleler sarfetti daha sonrasında... 2004’de geri tepen darbe teşebbüsü münasebetiyle söylenenleri hatırlayınız... Fakat burada tesbit edilmesi gereken önemli bir nokta var. 28 Şubat’ta süreci başlatanlar, İsrail-ABD bürokrasisinin Ankara’yı ezen kuvvetini arkalarında bilerek çok cesur(!) davranmışlar, bu cesaretin kaynağına olan güvenleri onları rahat ve şirret davranmaya sevketmiş, bu sebeple de hem komik durumlar sergilemişler hem de milli serveti çarçur etmekten çekinmemişlerdir. Tam bu noktada iktidarın cesur davranışlarına ihtiyaç vardı. Fakat girişte anlattığımız sebepler dolayısıyla gereken gerektiği şekilde yapılamamış ve uzun zamanın birikimleri elden kaçırılmıştır. Onbeş yirmi senenin projeleri, bu fırsatların elden çıkmasından sonra “Ilımlı İslâm”, “Dinlerarası Diyalog” şeklinde emperyalistlerce dayatılır olmuştur. Halihazırda yürüyen bu projedir. Bu projelerin akamete uğratılması büyük fedakârlıklar gerektiriyor ki, bu mesuliyeti yüklenmeyenler iki dünya vebalini sırtlarında kambur bilsinler... Şimdi hadisenin komedi bölümünü 12 Ocak 2008 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan Şaban Arslan’ın röportajından nakledelim: «Uyan manşet yürüyor Star Gazetesi Ankara Temsilcisi ve 28 Şubat döneminde Sabah Başbakanlık muhabiri Şamil Tayyar da Sincan’da tankların nasıl yürütüldüğünü anlattı: “Emniyet muhabiri Kâmil Elibol da yanındaydı, o günkü yöneticilerimiz, 3 Şubat günü bu görevlendirme sonrası Sincan’da önemli şeyler olacak dediler. Sincan’da tankların yürütüleceği bilgisi, belli bir merkezden bazı gazetelere önceden haber verildi. Bunlardan biri Sabah, Diğeri Hürriyet’tir. Hürriyetin foto muhabiri Oktay Çilesiz de o gece Sincan’daydı. Tankları görüntülemiş ancak servise koymamıştı. Bu yüzden işten atıldı. Cemâl ve Kâmil, Sincan’da kaldı, otomobilde sabahladılar. 4 Şubat sabahı 08.00 sularında tank paletlerinin gürültüsü, Sincan sokaklarında duyulmaya başladı. Cemâl fotoğraf makinesine sarıldı. ‘Kâmil kalk, manşet yürüyor’ dedi. Tankların sadece Sabah tarafından çekildiği duyulunca, başta Hürriyet olmak üzere çok sayıda gazete o fotoğrafların peşine düştü. Tanklar gazete için yürüdü. Bazı gazetelerin üst düzey yöneticileri Genelkurmay’ı arayarak tankların Sincan’da ikinci kez yürütülmesini sağladı. Saat 16.00 sularında tanklar ikinci kez Sincan sokaklarında tur attı. Cemal Doğan, özel işi genel olunca, ‘Komutanım ne oldu?’ diye sordu. Komutan, ‘Tankları bakıma götürüyoruz’ dedi. Cemal, ‘O zaman niye ters istikamete gidiyorsunuz?’ deyince, komutan, şu tarihe geçecek sözü söyledi: ‘Ne sorup duruyorsun? Sizin büyük başlarınız aramış. Döndük geldik.’ Sabah Gazetesi Ankara Bürosu’na tankların yürüyeceğini dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir veya Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak’ın ihbar ettiğini düşünüyorum. Çünkü Sabah’taki yöneticilerden biri, 4 Şubat’ta, daha haber çıkmadan bu olayla ilgili siyasilerden görüş alınmasını istedi. Görüş alınırken, diğer gazetelerin de haberi oldu. Bunun üzerine diğer gazeteler Genelkurmay’ı arayarak baskı yapmış. Hava kararmak üzereyken tankları tekrar yürüttüler.» Böyle başa böyle tarak hesabı... Söylenecek bir şey yok. “Bilgin’in Çorabıyla Pijamasıyla İlgilendim” O dönemin zulmüne göğüs gerip bedel ödeyenleri ve hâlâ ödemekte olanları bu milletin unutmaması gerekir. Bu da ciddi bir vebâldir. Herkesin bir köşeye sindiği, o terör estirilen zamanda Büyük Doğu-İBDA Fikir bağlılarının cesurane hamleleri zayiatın büyümesine engel olmuştur. Ehlullah’ın dilinden ifade ile yerini bulmuş olan bu gerçek zamanı geldiğinde beyan edilir inşallah... Dinç Bilgin Sabah Gazetesi’nin sahibidir o dönem. Adalet Bakanı da Hikmet Sami Türk. Bilgin’in gazetesi Sabah bu aşna-fişne işlerin içinde iken zeng-i kaza’ya uğruyor, hapse düşüyor. Kartal Cezaevi’nin koridorlarında korkak ve çaylak yürüyüşünü hatırlıyoruz. Adalet Bakanı o günlerde harıl harıl F Tipi zindanlar yapmakla meşgul. Metris Cezaevi’nde büyük bir saldırıya imza atıyor, bir ölü 20 ağır yaralıyla Türkiye’nin muhtelif cezaevlerine dağıtılıyoruz. Kartal’a gelişimiz bu olay ertesi... Adalet’e bakan Bakan neye bakıyor belli değil. Devleti dolandırmak suçundan cezaevine düşmüş adama hizmet peşinde, diyor ki; “Bilgin’in çorabıyla pijamasıyla ilgilendim”. Aynı bakan, 28 Şubat’a direnenlere kurşun yağdırmakla meşgul... Eh böyle düzenin de düzeni ayar tutmaz, tutmuyor. Üç bin ailenin rahatı için ayar edilmiş bir düzen elbette dökülmeye mahkûm, dökülüyor... Doğan çocuğun borçla doğduğu bir ülkenin, hem de emperyalizmin kucağında oturmaya devam ederken düzgün işlemesi nasıl mümkün olur? Anlayan varsa bize de anlatsın... Latife babından olmak kaydıyla Dinç Bilgin’in şu sözlerini de nakledelim: “Cezaevinden çıkınca rahatladım. Tembelleştim biraz. Kitap okuyorum. Hayâl kuruyorum. Eşim ve kızım namaza başladı...” Eh... Bizde cezaevinden çıktık. Namaz kılıyorduk. Kitap okuyorduk. Hayalimiz ülkenin emperyalistlerden kurtuluşuna dairdi. Onlara mukavemet edebilmek için tembellikte yapamıyorduk ve hâlâ yapamıyoruz... Buna rağmen biz kötü çocuk olmaya devamla hayatımızı idame ettiriyoruz... Onlar ve onlar gibiler bundan sonrada aynı şeyleri yapmaya devam edecekler kuşkusuz, bu sebeple madde ve mânâda teyakkuz hali her an câri olmalı. Mümin ahmak olmaz. Hesaplar Çok Önceden Yapılmış 28 Şubat süreci sadece bir hükümeti alaşağı etmek niyetiyle kotarılmadı. Toplumları sosyolojik açıdan tahlil edenler gördüler ki, yeryüzü yepyeni bir dalganın tesiri altında. Yani; İslâm’ın ayak sesleri iyiden iyiye duyulmaya başladı... Emperyalistlerin menfaatlerine hâlel getirecek bu duruma bir çare bulunmalı... Buldular. Dinlerarası diyalog, Ilımlı İslâm... ABD’nin eski savunma Bakanı Rumsfeld zindanda konuştuğu Saddam Hüseyin’e şöyle diyor: “Geçmişten yeterince konuştuk. Düşmanlarımıza karşı tavrımızı değiştiriyoruz. Ilımlı İslâmcılara her türlü diyalogu geliştiriyoruz. Onların iktidara gelmesine engel olmayacağız.” Altına da şunu ekleyelim: «Başbakan Erdoğan’ın dış politika danışmanlığını da yapan Egemen Bağış, İspanya’nın EFE haber ajansına verdiği demetçe, Avrupa’da Türk hükümetinden “İslâmcı”, “İslâm yanlısı” ve “Ilımlı İslâm” gibi ifadelerle bahsedilmesinden rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, “İslamcı değiliz. Politikada merkezdeyiz. Bunu kanıtlamak için haç mı çıkarmamız lazım...» (Vatan Gazetesi, 13 Ocak 2008) Evet... Rumsfeld, onların iktidara gelmesine engel olmayacağız diyor, bizimkiler iktidara gelmenin sevinç ve şaşkınlığından, düşmanın kabulünü kazanmış İslâm’ın Ilımlısından bile uzağım demeye çalışıyor... Hani oylarımızla Müslümanları iktidara getirdik ya! Yazımızı, İhlas’lı(!) bir âbinin o dönemde ihlas üzere gerçekleştirdiği manevralarıyla nihayetlendirelim. Sabahattin Önkibar İhlas grubundayken bizzat şahit olduklarını anlatıyor: «Yıl: 1998. 28 Şubat sürecinin sıcak günleri. (...) Yer: Başbakanlık konutunda toplantı odası. Odada 5 isim var... Başbakan Mesut Yılmaz, Devlet Bakanı Cavit Kavak, Enver Ören, Mücahit Ören ve Sabahattin Önkibar. /.../ Enver Ören, cebinden küçük bir Kur’an’ı Kerim çıkararak aynen şöyle söylüyor. “Şu Kur’an’ın üstüne yemin ediyorum ki, bundan böyle ben yaşadığım süre içinde, benim gazete ve televizyonum da sizin ve partinizin aleyhine tek bir haber yapılırsa Allah beni kahretsin. Kur’an’ın üzerine yemin ederek söylüyorum ki, böyle bir şey asla olmayacak.” (...) Enver bey devam ediyor: ─ Sayın Başbakan’ım ben içimden geleni yapıyorum. Bu İlahi bir şey. İçimden öyle geliyor... Haa bir başka kararım daha var. Onu da sizinle paylaşmak istiyorum. Mesut Yılmaz: “Hayırdır Enver Bey?” Enver Ören: Bir karar aldım ve yarından sonra bunu uygulayacağım. Şu Mehmet Barlas, TGRT’de boyuna sizi tenkit ediyor. Olur mu canım, bu kadar da tarafgirlik yapılır mı? Kararımı verdim. Barlas’ı gönderiyorum.» Söz üstüne söz koymayalım ama şu notu düşmeden de geçmeyelim; Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu 1998’in son gününde operasyonlar getirildiği Terörle Mücadele’de sorgulanırken, İhlaslı Enver Efendi’ye İslam’ Amansız bir hastalığın pençesinde olduğunu bildiğimiz Enver abi ve gibileri sona yaklaştıkları şu demlerde ne düşünüyorlardır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. İlâhî Kelam: Nice az topluluklar çok topluluklara galip gelmiştir. 22:47 - 23/2/2008 - yorum {yok} - yorum yazANLAYANLARDAN OLMAK DİLEĞİ İLEANLAYANLARDAN OLMAK DİLEĞİ İLE Saadeddin Ustaosmanoğlu Her şeyi ile tefessüh etmiş bir ülkenin ayakta kalıp kalmayacağı konuşulmaz. Veya; “ilelebet”, “sonsuza kadar” gibi lâflarla cilalanması bir mânâ ifade etmez. Her kesimiyle tepinen bir ülke ne zaman ki duygu seline kapılıyor, o zaman başlıyor “vatan millet Sakarya” naralarına ve sanki içine düştüğü menfi durum kendi halinin ülkeye yansıması değilmiş gibi veryansın ediyor birilerine. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla çürümüşlüğün son kertesine gelmiş, getirilmiş bir ülkede hesaplar günlük yapılmaz, mücadele savunma psikolojisi içinde sürdürülemez. Ama, hangi idrak sahipleriyle girilecek mücadeleye?.. İnandığı rejim bir ideoloji olmayıp basit bir psikoloji görünümünde olanların beslenecekleri kaynak nedir ki, verecekleri mücadelenin keyfiyeti, kalitesi ne olsun. Bir dönem bu ülkenin başbakanlığını da yapmış birinin şu sözlerine bakın: «Susurluk olayında, dönemin ana muhalefet partisinin Genel Başkanı Mesut Yılmaz, zamanın Cumhurbaşkanı Demirel’e bir mektup yazıp diyor ki: “Devlet ciddi tehdit altındadır. Birtakım çete-mafya-siyaset ilişkisi vardır. Bunların ortaya çıkarılması lâzım. Ama korkarım ki bunlar ortaya çıkarıldığında devlet zarar görür!” Yani hem “ortaya çıkarılsın” diyor, hem de “devlet zarar görür çıkarılmasın”»(1) Mafya- Siyaset yapılanması ortaya çıkarılsa devlete zarar. Çıkarılmasa kokuşmuşluğun artması sözkonusu, yine devlete zarar. Yani mukadder oluşa doğru hızla giden bir sistemin içinde kurum ve kuruluşlar tepinmeye devam ediyorlar, bir an müzik kesildiğinde; hainler, ülkenin huzurunu bozanlar, ortaçağ özlemcileri, emperyalist ABD, vesaire diye höykürmeyi de unutmuyorlar. Temiz Anadolu evlatlarını da bu gazlamada tavına getirip yollarına devam ediyorlar. Global bir batış sözkonusu... Aynı zamanda global bir kurtuluş ümidi. Miadını doldurmuş rejimler tek tek devrilirken, henüz devrilmeyenler can çekişmenin eşiğinde debeleniyorlar... Biz, içinde yaşadığımız topraklara bakalım. Rejimin teminatı bakımından içi boş milliyetçiliğin depreştirildiğine şahit oluyoruz. Aynı zamanda milliyetçiliğin din’in yerine ikame edilme çabası sözkonusu... Tarihen sabit olan gerçekler hadisenin tam tersini gösterse de, birileri din’in birleştirici oluşunu ısrarla reddederek ulus-milliyetçilik düşüncesini empoze etmeye devam ediyorlar. Başkalarını kaldırıp etraflarına baksalar veya kufr-i inâdilerinden vazgeçseler görecekler. Prof. Dr. Riva Kastoryano’nun söylediklerine kulak kabartsalar çok şey öğrenebilirler: «─ ... Peki, diasporaların yerleşmesinde ya da güçlenmesinde din faktörü etkili mi? ─ Elbette etkili. Ermeni meselesinin, Batı kamuoylarında oluşturduğu heyecanın arkasındaki temel nedenlerden birisinin de din olduğu söylenebilir. Yani Ermenilerin de Hırıstiyan olmaları, diğer yandan, Ermenilerin yüzyılın başında Fransa’ya yoğun bir şekilde yerleşmelerinde kiliselerin desteği çok önemli rol oynadı. ─ Avrupa’da 15 milyondan fazla Müslüman var. Neden bir Müslüman diasporası yok? ─ Çünkü kendilerini hâlâ devletlere bağlı görüyorlar. Diasporanın temelinde ortak bir referans var: Tarih, toprak, dil, din. Henüz Avrupa Müslümanlarında ortak bir referans yok. Din kimliği, milli kimliğin üstüne geçtiği zaman böyle bir gelişmeye şahit olabiliriz. Bunu bir gün göreceğiz. Hatta bunun bir Türk diasporasından daha önce olacağını düşünüyorum. Avrupa’da Müslüman olmak diye bir kimlik oluşmakta.» (2) Ülkeyi Türk-Kürt çatışmasına sürükleyenler din’e sırt çevirmekle ellerindeki imkânları tükettiklerinin farkında değiller, olan bu ülkenin evlatlarına oluyor. Küfr-i inadînin, felaket-i milli’ye sebep olacağını göremeyenlere topyekûn savaş açmanın zamanı gelmiştir. Avrupa’da Müslüman olmak diye bir kimlik oluşurken ve bunun getireceği kazanımların pek büyük olacağı hesap edilirken, burada, Türkiye’de, yani halkın ezici çoğunluğunun müslüman olduğu bir ülkede böyle bir düşünce günden dışı tutulmaya çalışıyor. İradesiz, idraksiz yöneticiler bir inat uğruna bu kadar küt olabiliyorlar demek. Küfr-i inadî insanların bu kadar kör edebiliyor demek. Diğer yandan, mazlumluklarının gereği olarak yola çıkmış insanların temsilciliğini üstlenmiş birileri, aynı mânânın gereği olarak şu sözleri sarf ediyorlar. Edebiliyorlar: «Şunu herkes çok iyi bilmeli ki biz olmasak Güneydoğu’da şeriat öne çıkar. Lâikliğin gerçek kalesi bizleriz. TSK’nın laiklik söylemi ile bizim laiklik söylemimiz örtüşmektedir. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde DTP, laiklik konusunda bir sigorta görevi görmektedir. DTP kapatılırsa, etkisizleşirse bölgede dini radikalizm hâkim olur. Bu da TSK’nın en fazla karşı olduğu şeydir. Biz olmasak meydan dincilere kalır.» (3) Anlaşılıyor ki, habbe ile kubbe her kesimde birbirine karıştırılmış durumda... Varoluş sebebi yaradılış gayesine matuf olarak fıtrat’a yönlendirilmeyince, hadise meselelerin içindeki teferruatta boğulmak şeklinde tecelli ediyor. Birileri bu milleti silkelemeli artık. Asırların birikimi ile gayeye uygun yaşayışı devam ettirmiş olan Türkler ve Kürtler, bu gayeden sıyrılıp çıkmanın getirdiği debelenmeyi yaşamaya devam edip etmeyecekleri konusunda bir karara varmalılar. Her türlü ideolojinin törpülendiği bu çağda, kendi varoluşlarının gereği olan “Mutlak Fikir” den uzak kalma teşebbüsleri asırlarca İslâm müdafiliği yapmış bu iki ırka asla fayda sağlamayacaktır. 19. Asır İngiliz Tarihçisi Arnold Toynbe’nin İngilizlere ihtarı bugün bu iki kavmin şiddetle muhtaç olduğu hakikati temsil ediyor ki, şu: İSTİKBÂL İSLÂMINDIR... Ya debelenerek tarihin karanlık kuyularından birine yuvarlanmak, ya da muhteşem bir maziye kanat açmak; bunun dışında bir ihtimâl yok. Teknolojinin insan fıtratına aykırı gelişerek insanlığı tehdit ettiği böyle bir dönemde aslında hiçbir ırk, hiçbir millet için başka bir ihtimâl kalmamıştır. İnsanlık adeta zamanın ucuna gelmiş bulunmakta, ya durup teslim olacak, ya da mahşerî kaoslarda madde ve mânâ felaketlerinin kurbanı olacak. “Galip” ismiyle tecellisi her an taze olan Allah Celle Celalühü’nün nurunu tamamlayacağından asla şüphemiz yok. Bütün felâket manzaraları da dâhil olmak üzere her şey bu mânâyı terennüm ediyor... Anlayanlardan olmak dileği ile. İktibaslar: 1- Aktüel Dergisi, s. 121, Kasım 2007 2- Dünya Gündemi Gazetesi, 4 Kasım 2007 3- Abdullah Öcalan’ın avukatı Hasip Kaplan’ın 19 Kasım 2007 tarihli Vakit Gazetesi röportajından.
Furkan Dergisi, Aralık 2007
20:24 - 1/12/2007 - yorum {yok} - yorum yazSAADEDDİN USTAOSMANOĞLU FURKAN FM'DE!Dergimizin genel yayın yönetmeni Saadeddin Ustaosmanoğlu, her cumartesi saat 22.00'da Furkan Fm'de canlı yayında.
Canlı yayına sorularınızla katılabiliceğiniz programı www.furkanfm.org adresinden dinleyebilirsiniz. 17:54 - 13/11/2007 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Tanım Denizler Durulmaz Dalgalanmadan Ana Sayfa Arşiv Linkler Kategoriler
- 35. Sayımız Çıktı! - İSMAİL ÇETİN HOCAEFENDİ DERGİMİZE KONUŞTU - Başyücelik Devleti Adlı Eserin İngilizcesi Çıktı! - OBAMA-NAPOLYON-SÖMÜRÜ - CÜBBELİ AHMET HOCA’YA BİR SORU |