FURKAN DERGİSİ

ŞEHİD HIZIR ALİ MURADOĞLU HOCAEFENDİ'NİN SOHBETİ

Her şeyİn ölçüsü şerİattIr

Müslüman olunca; nefsanî ve şeytanî işlere paydos denmesi gerekecek, fakat nefsimiz bu paydostan hoşlanmıyorsa ne olacak? Elbette İslâm’a leke, pislik ve çamur atacak.

Ey insan bil ki; Allah’ın dinine, mukaddesatına attığın o pislik ve çamurlar, o lekeler hep sanadır.

Zina yapacaksın diye, istediğinle flört edeceksin diye, nikâhsız gayr-i meşru hayat yaşayacaksın diye, çıplak, âşifte gezeceksin diye, şarap içecek, kumar oynayacaksın diye, hırsızlık edip rahat yaşayacaksın diye, haksız yere insan öldürüp zulmedeceksin diye, namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, kadın isen kapanmaktan, haremlik-selamlıktan hoşlanmıyorsun diye, doğruluk ve hak gözüne batıyor.

Eğrilik ve zulümden hoşlanıyorsun diye, üç-beş günlük dünyada şeytanlığı icra edeceğim diye... Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına, Allah’ın peygamberine iftira atma.

Zulmetme. Zalim olma...

Sabırlı olalım. Allah Celle Celaluhu herkese zevk hakkı vermiştir. Fakat haddi, hududu aşmayalım, dünya imtihan yeridir.  Burada nefsanî oyalanmak bile imtihanı kaybettirir. Esas hayat, ebedi hayat önümüzdedir, ahirettedir. Esas her istenilen zevkler, hadsiz ve hudutsuz zevkler oradadır. Dünya zevklerinden bir şey çıkmaz. Dünya zevklerinin sonu; yorgunluktur, pişmanlıktır. Öbür dünyanın zevkleri, hep zevktir. Zevk üstüne zevktir. Hidâyet, yani Allah  Celle Celaluhu’nun  sevdiği yolu bulmak ve orada sebat etmek yine Allah-u Teâlâ’dan istenilmelidir.

Çünkü hidâyeti ancak O yaratır. Akıl, mantık, kültür, ilim ise hidâyet yaratamaz, ancak hidâyet yollarını bulmada katkıda bulunabilirler. Nice insanlar vardır ki, hidâyet yolunu bilirler, hidâyetin ne olduğunu öğrenmişlerdir, fakat kendileri hidâyette değillerdir. Hidâyet, henüz onlar için yaratılmamıştır. Allah-u Teâlâ onlara, henüz hidâyeti nasip etmemiştir.

Sebep; hidâyet olunmayı Allah-u Teâlâ’dan istememişler, biz, kendi işimizi kendimiz görürüz zannetmişlerdir. Allah’a tenezzülsüzlük yok. Muhtaç olduğumuzu Allah-u Teâlâ’ya ikrar var. Allah’a karşı büyüklenmek yok, Allah’tan dilenmek var.

 

“Eğer dileseydik, herkese hidâyetini verirdik...”

(Secde sûresi, 13. âyet-i kerîme.)

“Ey Resûlüm! Sen, o kâfirlerin hidâyet bulmalarına çok istekli isen (de çare yok), Allah, delalette bırakacağı kimselere hidâyet vermez...”

(Nahl sûresi, 37. âyet-i kerîme.)

Dikkat edilirse anlaşılır ki, peygamberler bile bir kimsenin hidâyetini arzu etse, o insan için hidâyet yaratamaz.

Hidâyet ancak Allah’tan istenilirse ve Allah da dilerse, o kimse için hidâyeti yaratır. Peygamberler ve sâir mürşidler ancak hidâyet yollarını gösterirler ve bununla memurdurlar. Kendisine hidâyet yolu gösterilen insanda, o gösterilen doğrultuda Allah’tan hidâyetini isteyecektir. Ehl-i Sünnet’in yolu budur.

 

“Allah kime hidâyet ederse, o doğru yoldadır...”

(İsrâ sûresi,  97. âyet-i kerîme.)

Dünyadaki birbirini sevmemeler, dinsizlikten doğuyor. Din ne kadar kuvvetli yaşanırsa, insanlar da o kadar çok birbirini sever ve erdemli olurlar. İnsanın şu dünyada mesut ve bahtiyar olması, sadece para ve makam sahibi olmasıyla gerçekleşmez. Bahtiyarlık kalp genişliğiyle olur. Nice dar gelirli ve mevkî sahibi olmayan insanlar vardır ki, mesut ve bahtiyarlardır. Ama yine nice insanlar vardır ki; zengin ve mevkî sahibi oldukları hâlde maalesef mesut ve bahtiyar olamamışlardır. Izdırap, sıkıntı ve stres içindedirler.

Her gün dünyalıkları arttığı halde sıkıntı ve ızdırapları eksilmemiştir.

 

“Ve (Allah) kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı, çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.”

 (Enfâl sûresi, 63. âyet-i kerîme.)

Sevmek ve sevişmek, madde karşılığı olursa geçici olur. Kısır olur. Her an yıkılmaya mahkûm olur. Bugün insanlar birbirlerine bu sevgi ile yanaşıyorlar. Dolaysıyla korkunç sorunlar zuhur ediyor. Maskeli sevgi, hiçbir zaman sevgi değildir. Sevgi istismarcılığıdır ve karşısındakini kandırmaktadır. Bu insanlık değildir.

Allah-u Teâlânın önerdiği sevgi ile sevişebilirsek, o zaman bencillik, egoistlik, enaniyetçilik son bulur. Rüşvet kalkar. Yaşam, yaşam olur.

İslâm bütün teferruatıyla önümüze konulmuştur. Tenezzül edip sahip çıkmaz isek suç bize ait olur, İslâm’ın değil.

Allah-u Teâlâ, Tevrat ve İncil ehlini kendi kitaplarında indirilen ile amel etmeye davet ediyor.

Zira Tevrat ehli ile İncil ehli kendi kitapları ile amel etselerdi, kitaplarında “ahir zaman nebîsine tabî olun” emrini de görecekler ve dolayısıyla Kur’an’a tabî olacaklardı.

 

“Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de ismini yazılı buldukları ümmî Peygambere, O Resûle tabî olurlar..., işte bunlar kurtulanlardır.”

(Araf sûresi, 157. âyet-i kerîme.)

 

“Bir vakit, Meryem’in oğlu İsa, şöyle demişti. Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilen Allah’ın peygamberiyim. Önümde (benden evvelki) Tevrat’ın tasdikçisi ve benden sonra gelecek bir peygamberin müjdecisi olarak geldim ki, O peygamberin ismi Ahmed’dir. Fakat o, onlara açık deliller getirince (bu apaçık bir büyüdür) dediler.” 

(Saf sûresi, 6. âyet-i kerîme.)

İşte ahir zaman nebîsi Muhammed Mustafa ve O’nun vasıfları hem Tevrat’ta ve hem de İncil’de haber verilmiş iken, zuhur ettiği zaman ona iman edilmesi ve tabî olunması emredilmiş olduğu hâlde ve bunu yapmak Tevrat ve İncil ile amel etmek olacağı vurgulandığı hâlde, bu emirler, Tevrat’ta ve İncil’de tahrif edildi, değiştirildi. Böylece Tevrat ehli ve İncil ehli kendi kitaplarından yüz çevirmiş oldular.

Kur’an-ı Kerîm hepsini haber veriyor. Kur’an okuyan ve anlayan, 104 kitabı okumuş ve anlamış olur.

“Ben mukaddes kitapla (Tevrat, İncil, Zebur)  amel ediyorum” diyenler, hiçbir şeyle amel etmiş olmuyorlar, sadece kendi kendilerini aldatmış oluyorlar. Mademki Tevrat’la amel ediyorsun, İncil’le, Zebur’la amel ediyorsun, bu amel ettiğin mukaddes kitaplar seni Kur’ân’a, imana ve amele davet ediyorlar. Hani nerdesin? Demek ki hiç birinde, hiçbir yerde, hiçbir hakikat üzere değilsin.

Bazıları, “Biz Allah’a Ruhla tapıyoruz, hakikatle tapıyoruz” diyorlar. Aslını izah etmiyorlar, edemiyorlar. Şu bilinmelidir ki; peygamberlerden, öğrenilmemiş, okunmamış, kopya edilmemiş hiçbir ibadet şekli Allah-u Teâlâ‘yı memnun etmez. Bid’attir. Küfürdür. İbadet şekilleri bellidir. Meydandadır. Kendi nefsanî düşüncelerimizi ibadet zannederek putlaştırmayalım. Her şeyin ölçüsü; şeriattır, İslâm’dır.

Bunlardan alınmayan ölçülerle Allah’a gidilmez. Sapıklık olur, küfür olur.

Her hakikat güneşten daha da parlak iken onu görmemezlikten gelmek, Kur’an gibi bir mucizeyi hiçe saymak ve onu meselelerinde delil kabul etmeyip başka uydurma deliller aramak körlüğün ta kendisidir. Allah-u Teâlâ, hakikatleri görmeme körlüğünden bizleri muhafaza buyursun. Hidayetini bizlerden esirgemesin. Amin!

Vema  alerresuli illelbelağ.

Vesselam alâ menittebe al huda.

 

Furkan Dergisi, Aralık 2007

15:00 - 16/12/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


ŞEHİD HIZIR ALİ MURADOĞLU'NU ŞEHADETİNİN 9. SENE-İ DEVRİYESİ

 

   Hızır Ali Muradoğlu Hocaefendi’nin, 17 Mayıs 1998 tarihinde, İsmailağa Camii içerisinde uğradığı silahlı saldırı sonucu şehid edilişinin 9. sene-i devriyesinde gıbtayla anıyoruz.

 

 

22:18 - 3/7/2007 - yorum {3} - yorum yaz


Şehid Hızır Hoca'dan

 

Cemati Müslimin, İhvanı din, her hafta alışıla gelen sohbetlerinizi Efendi Hazretleri bu kürsüden yapıyordu. Biliyorsunuz, şu anda yok. Boş kalmasın, emir yerine gelsin diye bu fakir emrolundu. Her ne kadar Efendinin üslûbu üzere değilse de mümkün mertebe ona benzetilerek yapılacak. Her şey bir vasıta, esas olan oradan vasıtaları kaldırıp matlubu, hakiki olan Mevlâyı görebilirsek daha faideli olur.

Bu caminin yapılış biçimi, çok bağırsak, ses yankı yapıyor anlaşılmıyor. Bağırmasak duyulmuyor. Sessiz olarak dinleyip anlamaya çalışalım. Ama bir kazancımız var. Evimizden koştuk geldik, peşin bir kazanç aldık. Âyetlerle haşır neşir olursak daha çok kazanırız.

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki:

er âdemoğlunun 2 vadi dolusu malı olsa 3. ister; âdemoğlunun karnını doyurmaz, ancak toprak doyurur.” Maddi kazançla insanın gözü doymuyor. Beli kamburlaşıyor, yine maddeyi kazanmaya devam ediyor. İnsana maddiyat için çalışmak yakışmıyor. Fani dünyadan bırakıp gideceği şeyler için tok gözlülük yapmıyor. Ahiret kazancımız için daha çok çalışmamız lâzım. Helalinden geçindikten sonra insan ahirete dönmeli. Bir martı kuşu kadar tevekkülümüz yok Mevlâya. Martı kuşu sabahtan erken kalkar, karnını doyurur, döner yuvasına daha çıkmaz. Sabahtan artmış olanı saklamaz. Öğlen akşam düşünmez. Kedi de öyledir. 1 kg. et koysan önüne, karnı doyunca daha düşünmez. Bütün hayvanlar hemen hemen böyledir. Şu anda rızkımı gönderen Allah, gene gönderir.

Karınca öyle değildir ama. Süleyman Aleyhisselâm karıncaya sordu:

─ Bir senelik yiyeceğin ne kadardır?

─ Ben bir senede bir buğday yerim.

Süleyman Aleyhisselâm bir şişe içine bir buğday ile bir karıncayı koydu. Bir sene sonra ona baktı ki yarım buğday yemiş. Süleyman Aleyhisselâm sordu:

─ Hani sen bir buğday yiyordun?

Karınca da:

─ Rızkım Allah’a havale iken bir buğday yerdim, şu anda senin eline havale edildi. Sen unutursun diye buğdayın yarısını öbür seneye bıraktım.

Onun yiyeceği bir buğday olmakla beraber tonlarca yığar, böyle olduğu içinde insanların ayağı altında çiğnenir. Bizde karıncaya benziyoruz. İnsanların % 95’i ölümünden sonraya kalacak çok mal yığar. Allah dostlarının arkasından gidenler böyle olmamalı. Allah’a tevekkül edelim. Âyetimiz her zaman okunan şeylerdir, ama ekmeği de her zaman yiyoruz. Ekmek olmayan sofrayı noksan kabul ediyoruz. Sabah, öğlen, akşam yiyoruz. Bu bedeni ayakta tutan ekmektir. Beden sağlam olursa ekmek ister. Ruh da sağlam olursa Kur’ân’ı ister; bıkmaz. Ona âyet verirsen kuvvetlenir.er ruh âyetten bıkıyorsa o ruh, aynı ekmekten bıkan sağlıksız beden gibi hastalanır. Efendi Hazretleri sohbetlerinin evvelinde tevekkülümüzü kuvvetlendirmek için Risale-i Kudsiye okuyor. O beyitlerde, bu âyetlerden anlayacağımız, ruhun kuvveti oluyor. İnsan üstadında fâni olmadıkça Resûlullah’ta fâni olamaz; Resûlullah’ta fâni olamadıkça Allah’da fâni olamaz; Allah’da fâni olamadıkça da kemâl dereceye ulaşamaz. O zaman da ihlâsa ulaşmaz. Niyet ihlâsa göredir. İbadetlerin ruhu niyetdir. O ihlâs da Allah’da fâni olmana bağlı. Şimdi bunlar yok edilmiş. Tasavvufu inkâr edenler var. Tasavvufun yeri değildir” diyecek kadar ileri giden cahil Müslümanlar var. Bütün ölçüsü İslâm’dan olana tarikat diyorum.

Tüm ölçüsünü şeriattan almış bir tarikat, insanın nefsi emmaresini adam etmeye yardımcı bir tarikattir. Böyle tarikat insana ihlâs kazandırır. Küfrün kaynadığı zaman da olsa Allah’ın kulundan istediği ihlâstır. İhlâs her devirde geçerli. Kimin için Müslümansın? Mevlâ; hangi devir olursa olsun kulundan ihlâslı ibadet ister. Amel sadece Allah için olacak. “Bütün dünya kâfir, bir ben Müslüman’ım, ben de yarım yamalak yapsam olmaz mı?” Yok! Bütün dünya kâfir olsa, sen Müslüman olsan yine Allah senden amel ve ihlâs istiyor. Onunda tahsil yolu tasavvuftan geçiyor.

Derme çatma fikirlerle tarikat için mücadele ediliyor; böyle olmaz…

Âyetlerin hükümleri, farzları, vacipleri vardır. Ahkâm âyetleri, fıkıh bilgisi olmadan izah edilmez. Kur’ân’ın bir kısmı ahkâm bildirir. Yani farz, vacip, sünnet, müsteab bildirir. Bu hüküm bildiren âyetleri tefsir etmekte hadis, fıkıh ve içtihadi meseleleri bilmek lâzım. Bir takım âyetler de, ehbar (haberler) bildirir. Bu âyetlerde de tarih bilgisine ihtiyaç vardır. Veya lügat mânâlarını iyi bilirse olur. Ama ahkâm âyetleri böyle değil. Ahkâm âyetlerine mânâ vermek için müçtehid olmalı veya müçtehidi taklit etmeli. Veya mezhep sahibi olacak veya bir mezheb mukallidi olacak. Mezhep, gidilen yol demektir. Mezhepsiz gidemezsin.

00:04 - 15/1/2007


Şehid Hızır Hoca'dan

 

nsanlardan bazıları vardır ki, Allah’ın rızasını talep için nefsini satar (canını feda eder). Allah ise, kullarına çok re'fetli (esirgeyici)dir.” (Bakara sûresi, 207. âyet-i kerîme.)

Bu âyeti celile, Suheybi Rûmi Radıyallahu Anh Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Bu zat yüz yaşında olduğu halde Medine-i Münevvere'de bulunan Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hicret için Mekke'den çıktığında Kureyş müşriklerinden bir cemaat peşine düşerek, beraberinde bulunanlardan bir cemaati öldürmüşlerdi. Bu zat ise pek isabetli atıcıydı. Yanında da okları bulunuyordu. Peşine düşen Kureyş cemaatına dönerek:

-Ey Kureyş gürûhu! Siz,elbette içinizdeki en isabetli atıcılardan olduğumu biliyorsunuz.Vallahi oklarımdan her birini sizin birinizin kalbine saplarım ve Allah'a yemin olsun ki, yanımdaki oklardan her birini atmadıkça ve sonra kılıcım elimde kaldığı müddetçe onunla vurmadıkça siz bana ulaşamazsınız. Sonra istediğinizi yapın. Benim sizinle Mekke'de bulunmam size bir fayda vermez. Hicretime mani olmayın, zira ben pîri fanîyim. Benim Mekke'deki evimde malım vardır. Dönün onu alın, beni dinimle baş başa bırakın, dedi.

Onlar da öyle yaptılar ve döndüler. Kendisi de Medine-i Münevvere'ye doğru yürüdü. Medine-i Münevvere'ye gelince Ebu Bekr Sıddık Radıyallahu Anh onu karşılayarak:

- Ya Suheyb! Alış verişin çok kârlı oldu, dedi.

Bunu üzerine Suheyb Radıyallahu Anh, Ebu Bekr Sıddık Radıyallahu Anh'a:

- Hangi alış verişten bahsediyorsun, deyince, Ebu Bekr Sıddık Radıyallahu Anh'a kendisi hakkında bu âyeti celîlenin nazil olduğunu ona haber verdi.

Hazret-i Suheyb bununla çok ferahlandı. Daha sonra Efendimizin huzuruna girince, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

- Ya Ebâ Yahya! Alış verişin kârlı oldu. Alış verişin kârlı oldu, buyurdular. Mü'minler kendi ihtiyarları ile nefislerini cennet karşılığında sattılar. Veliler kendi ihtiyarları ile nefislerini Allah'ın zatı (rızası) için sattılar. Bunların birisi cennet, birisi rıza kazandı. İkisi aynı mı? Değil. Bir misal anlatayım size: Askerliğini yapmış bir genç evleniyor. Düğünden evvel bütün eşya alınmış, ev donanmış, nikâh olmuş, zifaf akşamı damat eve geliyor. Bakıyor ki gelin yok. Anasına soruyor, “Ana bu odanın sahibi nerede?” Annesi de, “Gelecek oğlum, o eşyalar yetmez mi sana, onlarla idare et!” Bu damat bey, böyle odaya kaç gün sabreder. İllâ hanımını arar. Cennet de aynı. Cennet her şeyi ile süslenmiş, var. Ama hani sahibi? Oda da nasıl gelin lâzımsa, cennette de rızaullah, cemâlullah lâzım. Böyle bir sırdan haberi olmayan “Cennete gireyim de ne olusa olsun” der.

Din, rızaullah için geldi. Onu ne ile kazanacaksak onun tâlibi olacağız. Onun için de şeriatın farzını, vacibini, sünnetini, müstehabı, adabını yerine getireceğiz. Resûlûllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor ki, "Ey Enes, eğer sen ebedî olarak abdestli kalmaya gücün yetiyorsa hep öyle ol. Çünkü, Azrail bir kulun ruhunu aldığında abdestli ise ona şehitlik rütbesi yazılır"...

İnsan malını önce gönülden terk etmeli, “elinden çıkart” demiyorlar. Hiç olmazsa gönülden çıkartmalı. Şimdi ki dervişler onu yapamıyor, eskiden yaparlardı. Sonra çocuk sevgisini gönülden çıkartmalı, daha sonra da nefsi terk etmek lâzım. Mal sevgisi gönülden çıkınca Mevla’nın fiilleri sende tecelli eder.Yani tahlik, terzık, ihya, imâte sende kâim olur. Çocuk sevgisi gönülden çıkınca Mevla'nın sıfatları sende tecelli eder.Yani hayat, ilim, sem'î , basar, irade, kudret, kelam, tekvin sıfatlarının hakikati sende tecelli eder. Nefsi terk edince o zaman Mevlâ'nın zatı sana tecelli eder. Akıllı kimseye lâzım olan; Allah'ı çok zikretmektir. Mevlâ ile alâka kurmaktır. Zikrin aleyhinde olursan olmaz.Tecelli fiil, tecelli sıfat ve tecelli zat sende olması için Mevlâ'yı çok zikretmen gerek. Bir çokları kendileri istihâre yaparak ders almıştır. Ama devam etmemiştir.

Tarikat sana başlangıçta vacip değildi. Ama ihlâs lâzımdı. Bunu anladın tarikat aldın. Niye yapmıyorsun? Tarikat alan kişi demek istiyor ki, “Ya Rabbi sana yakın olmak ve senin sevgini tahsil etmek istiyorum.” Sonra da tarikat dersini bırakmakla, “Ya Rabbi ben sana yakın olmak istemiyorum” diyorsun. O zaman sen zarardasın. Bu caiz mi? Söz verdin her gün şu kadar Kur'ân okuyacağım, şu kadar salât-ı selâm getireceğim diye. Niye yapmıyorsun?

Yaklaşık her hafta elli-yüz kişiye ders veriliyor, fakat yüksek derslerden ders değiştiren pek az. Demek ki dersler terk ediliyor. “Çoluk çocuğa karıştım” diyor. Bu kapıya girince iyi bekle terk etme. Sendeki güneşi fark edemiyorsun? Güneşten niye kaçıyorsun? Sendeki güneşi iyi bekle.

...

Bir şeyde şüphe varsa kaçmak daha evladır. O içeceklerde en azından boya var. Başlangıçta hoş olur ama sonra boş olur. Bir şeyden kaçmak için illâ haram olması şart değildir. Burada çok sualler sordunuz, cevap vermek için vakit yok.

Ya Erhamerrahimin, eğer bu kâğıtlarda sual soruyorlarsa bilmediklerini öğret onlara, dua istiyorlarsa istediklerini ver onlara, hasta iseler hastalıklarına şifa ver. Borçlu iseler borçlarını eda eyle. Cenâb-ı Hak kendi rızası için toplanmak ve dağılmak ihsan eylesin.(Amin)

23:20 - 15/12/2006


Şehid Hızır Hoca'dan

 

Efendiyi dinliyoruz ama anlamıyoruz. Kimi dinlediğimizi iyi bilelim. Senin genç delikanlı oğlun diploma aldı ama ateist (dinsiz) oldu. Buna razı oluyor musunuz? Yok. İşte o sohbetini dinlediğimiz Efendi Hazretleri, bütün ümmeti Muhammed’e, senin kendi oğluna merhametinden daha merhametlidir. Efendi Hazretleri’nden çeşitli âyetlerin nüktelerini (inceliklerini) dinliyorsunuz. Bunları dinlerken “Ben bu ilimleri iyi öğreneyim de başkalarına söylerim” diye öğreniyorsan, bu ilmin faydası sana azdır. Allah için okuyanlar ve Allah için o ilimle amel edenler müstesnadır. Muhlis olan kimse nefsinin esaretinden azat olmuştur. Bütün Peygamberler muhlis idiler. Ümmetleri de o noktaya doğru tâbi olmakla muhlis olurlar. Sırf Allah rızası için çalıştığımız her şey muhlis olur. Gaye o noktaya doğru gayret sarf edecek adımlar atmaktır.

Vaazcı odur ki, cemaatini sınıf sınıf kabul eder. Cemaatin içerisinde 40 seneden beri dinleyenler var. Ben ise 35 seneden beri Efendiyi dinliyorum. O halde konuşacağımız zaman bazen acemi, bazen de nükteli konuşacağız. Konuştuklarımızın bazıları kapalı olur, o 40 senelikler içindir.

Bazılarını da acemice geçeceğiz, o da yeniler içindir. Sizin gönlünüzde ne ihtiyaç varsa ona göre konuşulur. Eğer sen 50 senelik müride isen, senin gönlünde daha çok feyiz var, diğerlerinin irşadına vesile olur. Bazen bir köye düğün sohbetine gidersiniz, çok kalabalıklar vardır fakat hiç konuşamazsınız. Çünkü o sohbeti dinleyenler, ya katı kalplidirler veya kalbten inkâr ediyorlar. Bazen de az bir cemaate gidersiniz, daha güzel konuşursunuz. Çünkü orada dinleyenler de ihlâslı kimselerdir...

Evvela şunu bileceğiz. Tarikat zevkî bir iş. Herkesin inanması şart değildir. Çünkü tarikat farz, vacip değildir, kabul etmezse kâfir olmaz. Yalnız bir insan tasavvufu kabul etse ne olur, kabul etmese ne olur? Şöyle bir misal veriyim daha iyi anlaşılması için: Seneler önce fırınlarda yumuşak ekmek çıkmadan evvel, mısır ekmeği yeniliyordu. Bu mısır ekmeği yumuşak olsun diye soya (ballı) fasulye katıldı. Bu ekmeğe soya fasulyesi katılmayınca çok sert olurdu. Hatta bazı arkadaşlar diyorlar ki, annem bize o ekmeği testere ile kesip verirdi. Bu ekmeğin kabuklarını yemek çok zordur. Onu yerken insanın boğazı incinir. Bu ekmeğin kabuklarını saatlerce ağzında evirip çevireceksin ki yumuşasın. Bir bu ekmeği yemeği düşünün bir de; yumuşak ekmek üzerine yağ, reçel, bal sürülmüş onu yiyiyorsun. Bu iki ekmeği yemek aynı mı? Yok. İşte tarikat sahibi olmayana, şeriatın emir ve yasakları, yani farzı, vacibi, sünneti, müstehabı, edepleri sanki o kuru ekmeğin kabuğunu yercesine zor geliyor. Ama tarikat adamına ise; o farzı, vacibi, sünneti, müstehabı, edepleri yapmak haramlardan, mekruhlardan kaçmak, o yumuşak ekmeğin üzerine yağ sürülmüş ekmeği yemek gibi gelir.

Şimdi birçok gençler “Öğlen namazının sünnetlerini kılmasam ne olur? Bu Kur’ân’da var mıdır?” diyorlar. Böyle demelerinin sebebi; Meşayıhın gönlünden bunların kalbine feyiz gelmediğinden ve zikirden meydana gelen yumuşaklık olmadığından onların şer-i şerife karşı kalplerinde katılıklar var. Belki namazı bile terk edecek. Tarikat bu yumuşaklığa sebebtir. Onun için erbabından almak şartı ile kaidelerine riayet ederek tarikat lâzımdır. Bazı yanlış yollar var, onlardan bahsetmiyoruz. Resûlullah’dan sahabeye, sahabeden tabiine, tabiinden tebe-i tabiine öylece bugünümüze kadar elden ele gelen tarikattan bahsediyoruz. Birkaç âyet-i kerîme, hadis-i şerif okuyacağım. Bunlar tarikata işaret eder ama farz ve vacip olmasını ifade etmez:

Sonra onların izleri üzerine Peygamberleri gönderdik. Birde arkalarından Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik ve O’na İncil’i verdik. Ona tâbi olanların kalblerinde bir şefkat ve merhamet vücuda getirdik. Ve bir ruhbaniyet icat ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için bu icadı yaptılar. Sonra ona gereği üzere riayet etmediler. Artık onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik ve onlardan birçokları ise fasık kimselerdir”. (Hadid sûresi, 27. âyet-i kerîme.)

Peygamberleri hayatta iken İncil’i kimse değiştirmemişti. Sonradan peygamberleri aralarından çıktığı zaman saptılar. Ve kitaplarını değiştirdiler. Bizim peygamberimiz de ahirete gidince, bizimkiler de sapıttı ama bizde kitap değişikliği yok. Çünkü Allah onu koruyacağına söz verdi. Ancak “Kur’ân bu zamanda olmaz” diyorlar ve ona uymuyorlar.

İsa Aleyhisselâm’a iman edenler, insanlardan uzak olarak dünya işlerinden ayrılıp bir ruhbanlık sınıfı kurdular. Mevlâ buyuruyor, “Ben onlara bunu farz etmemiştim. Ama kendileri bunu yaptılar, bende kabul ettim.” Çünkü dinlerine muhalif değil. Kendi dinlerinden öğrendiklerini yapmak için mağaralara çekildiler. Daha ciddi yapalım diye, lakin birçokları niyetlerini devam ettiremediler, bozuldular. O sözlerine devam edenler mükâfatlarını aldılar. Bazıları da asi oldular, Mevlâ’yı teslis (Üçlediler:1.Baba, 2. Oğul, 3. Mukaddes ruh) ettiler. Bu âyeti ulema, tarikat misali olarak okuyor.

Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”. (Ahzab sûresi, 41. âyet-i kerîme.) Bu ümmet şer-i şerifin bazı şeylerini vird edindiler. Dediler ki; “Resûlullah bize zikri öğretti biz de bunu kendimize vird edinelim.” Meşayıh da bu zikri tayin etti, tekkelerde buna riayet ettiler. Nakşibendi Hazretleri ve İmam-ı Rabbani Kuddise Sırruhu gibi adamlar yetişti. İsa Aleyhisselâm’ın kavminde olduğu gibi, bu ümmetten de aklını bozanlar oldu. Şeyh ve mürid olmadığı halde, şeyh ve müridlik tasladı. Dünya sevgisini azaltmak gerektiği halde çoğalttılar.

Tarikat, tarikata girmeden kişinin üzerine vacib değildir. Sen gelip de intisab edersen vacib olur. Onun için bizim tarikatta davet yok. Eğer sen bir kimseye zorla tarikat dersi aldırırsan, o da alıp da sonra yapmazsa yarın ahirette diyecek ki, “Ya Rabbi ben bu tarikatı alacak değildim. O beni zorladı da aldım.” Niye zorluyorsun? Ali Haydar Efendi Hazretleri demiş ki, “Bilsem ki siz çağırdınız, sizin zorunuzla tarikat almaya geldi, derhal onu kovarım.” Sen ona istihareye yat dersin. O da yatar, istiharesi çıkınca karşılık yapılır, o da çıkınca o zaman alır. Birçokları gelip “Tarikatımızı yapamıyoruz” diye şikâyet ediyorlar. Nasıl tarikatını yapacaksın ki, hep dünyalık olanlarla konuşuyorsun. “Şimdi zikir zamanı değil” diyorlar. Anlamadım, bu zaman zikir zamanı değil de ne zamanıdır? Acaba yemek zamanımıdır? Eğer yemek zamanı ise, üç gün önce Çukurbostan’da 4 ayaklılar o işi bizden iyi yaptılar.

SPOTLAR:

1- Muhlis olan kimse nefsinin esaretinden azat olmuştur. Bütün Peygamberler muhlis idiler. Ümmetleri de o noktaya doğru tâbi olmakla muhlis olurlar. Sırf Allah rızası için çalıştığımız her şey muhlis olur. Gaye o noktaya doğru gayret sarf edecek adımlar atmaktır.

2- İsa Aleyhisselâm’ın kavminde olduğu gibi, bu ümmetten de aklını bozanlar oldu. Şeyh ve mürid olmadığı halde, şeyh ve müridlik tasladı. Dünya sevgisini azaltmak gerektiği halde çoğalttılar.

 

 

 

23:17 - 15/11/2006


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
Denizler Durulmaz Dalgalanmadan
Ana Sayfa
Arşiv
Linkler
Kategoriler
Son Yazılar
- 35. Sayımız Çıktı!
- İSMAİL ÇETİN HOCAEFENDİ DERGİMİZE KONUŞTU
- Başyücelik Devleti Adlı Eserin İngilizcesi Çıktı!
- OBAMA-NAPOLYON-SÖMÜRÜ
- CÜBBELİ AHMET HOCA’YA BİR SORU
<bgsound src =""http://müzik.com/müzikdosyasi.mid"">